Altın köprü

Hukuk kuralları ile ahlak arasında tam bir bağ olmasa da çok sıkı bir ilişki vardır. Toplum düzenini sağlamayı amaçlayan kuralların ahlak temelli olması ve insanların bu amaçla bazı haklarından feragat ederek kabul ettiği devlet sözleşmesi açısından bu zaten beklenilen bir durumdur. Suç kavramıyla günah arasında da buna benzer bir ilişki vardır. Fakat her suça günah diyemeyeceğimiz gibi her günah da suç değildir. Buna rağmen ne zaman hukukla ilgilensem kainatın düzenine dair yeni bir şeyler fark ettiğimi söyleyebilirim. Ceza Hukukunda suç teorisine çalışırken yine böyle bir şey farkettim; özellikle kusurlulukta (kınanabilirlik) bazı teorilerin Allah’ın rahmetinin bir inceliğine mazhar olduğunu. Buna geçmeden önce kısaca birkaç kavrama değinmem gerek.

Suçun bir his olarak zihinde canlanıp da maddi bir olgu olarak gerçekleşinceye ve cezanın belirlenmesine kadar olan sürece “suç anatomisi” diyebiliriz:

suçanatomisi

Suç işleyen bir insan hukuk devleti tarafından yargılanmalıdır. Bu yargılama, kanun sistemindeki suç anatomisini inceleyerek hakimin somut olay hakkında bir karara varmasıdır. Konumuzla ilgili kısım gönüllü vazgeçme olduğundan yalnız “suç yolu”ndan bahsedeceğim.

Fail çeşitli nedenlerle bir suç işlemeye karar verdiyse bu fiil gerçekleşinceye kadar olan aşamalar silsilesine “suç yolu” denir. Fail öncelikle suçu nasıl işleyeceğini düşünmeye, gerekli vasıtaları nasıl ve nereden bulacağını ve işledikten sonra nasıl saklayacağını araştırmaya başlar. Bu süreç tasavvur aşamasıdır. Daha sonra kurduğu plana göre hareket etmeye başlaması, silahın temini, kaçma yerinin ayarlanması, suçun işleneceği yerin önceden gidip gezilmesi vs. ise  hazırlık hareketleri aşamasına dahildir. Bu aşamada fail “suç işleme kastı” tam olarak ortaya çıkmadığından (sözgelimi sırf eğlence olsun diye olay yerini gezmiş olabilir, meyve doğramak için bıçak satın almış olabilir) ve bu davranışların korunan hukuki değere doğrudan doğruya somut bir tehlike meydana getirmediğinden sorumlu tutulmaz. Bir sonraki aşama olan icra hareketleri ise artık failin hukuki sorumluluğunun başladığı andır. Suç işleme kastı açıkça belli olmuş ve somut tehlike meydana gelmiştir (mağdura nişan alınması, hırsızlık için elin eşyaya doğru uzatılması veya eve gizlice girilmesi…). Artık failin -suçu bir şekilde tamamlayamasa bile- sırf bu hareketlerinden, teşebbüsten cezalandırılması gerekir. Peki bir anda fail suç işlemekten vazgeçse ne olur? Yine de cezalandırılması hakkaniyete uygun mudur?
Bu sorular bizi Ceza Hukuku’nun en karmaşık kurumlarından biri olan ve eskiden beri üzerinde bir çok tartışmanın yapılageldiği “gönüllü vazgeçme” kurumuna götürecektir.

TCK m.36/Gönüllü Vazgeçme
Fail suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır.

Kısaca icra hareketlerinden içten gelen bir iradilikle vazgeçilmesi dolayısıyla suçun tamamlanmaması diye tarif edilebilir. İradilikte önemli olan içten gelmiş olmasıdır yoksa nedeni önem taşımaz. Artık fail bu suç için teşebbüs dahil hiçbir ceza almaz. Kişinin bu durumda neden cezalandırılmayacağı üzerine olan teorileri ise iki grupta toplayabiliriz: Cezanın amacı bakımından, suç politikası açısından.

Bu temel açıklamadan sonra asıl ilgimi çeken ve yazının da başlığını oluşturan teoriyi anlatabilirim.

Buraya kadar olan kısım günah işleme eylemi için de geçerli bir yöntem gibi. Karar, suç yolu vs. Bir günahı işleme yoluna girip de vazgeçtiğimiz olmuştur. Adi günahlar için olağan bir durum olmasına rağmen bu, büyük günahlar için oldukça önemlidir. Ancak gerek suç işleyen gerekse günah, suç yoluna girdiğinde özellikle icra hareketlerine başladıktan sonra tamamlama eğilimi içindedir. Ubudiyet ve vatandaşlık açısından büyük bir maraz olan bu durumdaki failin ruh halini incelediğimde beni en çok etkileyen “artık geri dönüşü olamadığının” düşünülmesi olmuştur. Fail işi bu seviyeye getirdikten sonra işlemesi ile işlememesi arasında pek de fark olmağını, nasıl olsa ceza alacağını düşünüyor. Yani “yeis”e düşüyor.

Amele ve taate muvaffak olamayan azaptan korkar, yeise düşer. Böyle bir me’yusun gözünde dini meselelere münafi edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle bir kaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin saikasıyla ilan-ı isyan ederek İslam dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.

(En büyük günahlardan birinin şirk olduğunu düşününce Üstad’ın bu sözüyle failin düşüncesi tam örtüşüyor.)

Bu ruh halindeki vatandaşına devletin ne yapması lazım? Cezalandırılmanın ileriye etkisi ne olur? Suç politikası bakımından teorilerden biri olan “Altın Köprü Teorisi” tam bu anda faile bir ışık oluyor. Kanun koyucu, geri dönüşü olmayacağını düşünen faile altın bir köprü sunuyor ucu serbestliğe açılan. Tamamlamaktan vazgeçtikten sonra tam bir serbestlik.

Binaenaleyh, a’male muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu ayete müracaat etsin.

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

De ki: Ey günahta aşırıya giderek nefislerine zulmetmiş kullarım. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o çok bağışlayıcı çok merhamet edicidir. Zumer 39/53.

Devletin toplum düzenini korumak uğruna “gönüllü vazgeçme” adıyla kurduğu mahdut altın köprü, rububiyette bir rahmet tecellisi olarak, ye’sin cehennemiyle altından ırmaklar akan cennetin arasında “Gaffar” isminde kurulan bir köprüye dönüşüyor.

Not: Gafur ile Tevvab isimleri bu anlamda birbirine benzer isimler. Ancak Gafur ismi “bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek” manasındaki gafir kelimesinden türeyen bir sıfat olması nedeniyle günah daha ortaya çıkmadan (tamamlanmadan) üzerinin örtülmesi anlamındadır. Tevvab ismi ise “geri dönme, ayrılma” manasındaki metab kelimesinden türemesi hasebiyle günah işlendikten sonra (yol tamamlandıktan sonra) pişman olup Allah’a geri dönüş manasına daha yakın. Ezcümle, Gafur ismi bir yönüyle (yukarıdaki ayette de tercih edilmesinin gösterdiği üzere) “gönüllü vazgeçme” kurumuna, Tevvab ismi ise bir yönüyle suç sona erdikten sonra failin pişman olup neticenin oluşmasını veya ağırlaşmasını önlemeye yönelik zarardan geri dönme, aslına çevirme gibi fiillerinin bir mükafatı olarak düzenlenen “etkin pişmanlık” kurumuna benzemektedir.

Arif Semih Sulubulut

Arif Semih Sulubulut

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Arif Semih Sulubulut

Latest posts by Arif Semih Sulubulut (see all)

2 üzerine düşünceler “Altın köprü

  1. Abdülhamid KaragiyimAbdülhamid Karagiyim

    Fikrine sağlık semihcim çok güzel bir tefekkür olmuş. Elhamdulillah.

    Muhtemelen senin de agno düşüktür bu tarz düşünen hukukçulara ekmek yok bizde :)))

    1. Arif Semih SulubulutArif Semih Sulubulut Yazının Yazarı

      🙂 yükseltme çalışmaları devam ediyor. Ama bu tarz hukukçuların biraz da tembel oldukları da bir gerçek 🙁

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım