Ancak seninle muvaffak olabilirim

{Nurcan Kıraç}

En son ne zaman kendimize “Ey biçare nefsim! Ey şikemperver nefsim! Ey sabırsız nefsim! Ey dünyaperest nefsim! Sen, ey mağrur nefsim! Sen, ey riyakâr nefsim!” diye hitap ettik. Hatırlayabiliyor muyuz?

Derdi dava değil, davası dert olan her insanın bu serzenişli hitabı yapması gerekir. Üstadımız Bediüzzaman hazretlerinin bir düsturu vardır:

Sakın, benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikate lazım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfuruşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakikat mahviyetkarane daima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibi ağır şerait içinde kahramancasına imanını ve ubudiyetini muhafaza etmesi, büyük bir makamdır.

Dünyaya geliş amacımız, Cenab-ı Hakkın bize bahşettiği ikramlar karşısında masumane bir şekilde abd olmak ve ubudiyet ruhunu yaşamaktır. Bu sebepledir ki fıtri olarak iktiza etmekte olan amentü billâh meylimiz vardır. Hakikat temayülüyle davamıza sahip çıkmamız lazım gelir. Nihayetinde bizleri insan-ı kâmil mertebesine ulaştıracak ve bizi âlâ-yı illiyyine çıkaracak olan yine aklen ve kalben sahiplenmek durumunda olduğumuz davamızdır. Bunun idrakinde olup benlik duygularını, enaniyeti ve pespaye olmuş hodgam nefsi ne derece dizginleyebiliyoruz?

Dava nedir o halde?

Üstad Bediüzzaman hazretlerinin bir başka düsturu kalbimize bir ikaz hükmü taşımaktadır. Şöyle ki:

Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife imanı kurtarmaktır. Başkalarının imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.

Ubudiyet cihetiyle üzerimize düşen dava şeraitini hayatımıza ve başkalarının hayatına tatbik etmek durumundayız. Nasıl peki? Hepimiz ben dava insanıyız diyoruz, bu benim davam diyoruz, ama farkında olmadan en temel şart olan tesanüdü ne derece muhafaza edebiliyoruz, uhuvvet birlikteliğini ne mertebede sağlayabiliyoruz? Davaya sahip çıkması gereken uhrevi duygularımız bir zaman sonra maalesef kibir ve bencilliğe dönüşüyor. Sahiplendiğimiz davanın ağır vazifesini ifa ederken yola çıktığımız dava arkadaşlarımızı bir süre sonra yanımızda göremiyoruz.

Oysa yaşadığımız bu muvakkat ömür sermayesinde “Müminler ancak kardeştirler. Hucurat 49/10” ayetiyle sorumluluğumuz daha da artıyor ve kendi nefsimizi her daim hesaba çekmemiz gerekiyor.

Bizler, dava insanı olmak gayesiyle kendi nefsimize hitap edemiyorsak ve nefsimizin hizmetkârı olduysak -kusura bakmayın ama- başkalarının ıslahı için nasıl sarsılmaz metanetle hizmet edebiliriz? Bu iman ve Kur’an hakikatlerini ihlâs ve samimiyetimizi koruyarak nasıl etrafımıza anlatabiliriz? Fıtratta var olan hakikat temayülünü nasıl ifşa edebiliriz? Kendimizi ıslah etmeden kardeşimizi nasıl ıslah ederiz, nasıl sahipleniriz, nasıl tesanüd ederiz?

Küçük dairede en büyük, en ehemmiyetli ve daimi vazifeyi muhafaza ederek -iman-ı billâh şevkiyle- dava arkadaşımıza kuvvet vermeliyiz ve birbirimize liman hükmünde olmalıyız. Ehl-i dünyanın dalalet cereyanlarına kapılmaktan ancak birbirimize samimane yaklaşımlar sayesinde muhafaza oluruz.

Birbirimize Allah namına “ben sarsılmaz bir uhuvvet samimiyetiyle seninleyim kardeşim” güvenini ne derece verebiliyoruz?

Birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz cenubda, birimiz şimalde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak; biz yine birbirimizle beraberiz” diyerek manevi birlik sağlanabiliyor ve büyük hizmetler yapılabiliyorsa, acaba bizler zahiren mi yan yanayız ve dava arkadaşımızı göremeyip duyamıyor muyuz?

Dikkat edelim, Peygamber Efendimiz (ASM) ahir zaman ümmeti içi “Onlar beni görmeden severler, beni görmeden bana inanırlar, kardeşlerimi görmüş olmayı ne çok arzulardım.” hadisi ile bize kıymetli bir tılsım sunmaktadır.

Latest posts by Misafir Yazar (see all)

Bir düşünce üzerine “Ancak seninle muvaffak olabilirim

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım