Aşk-ı beka

Aşk-ı beka

Bizdeki aşk-ı beka da neydi böyle? Neydi her faniye beka yüzüyle bakmak cüreti? Öyle bir alışkanlık peyda etmiş ki her fani üzerine bir beka mührü vurmuşuz. Bilmiyor muyuz onların faniliğini? Niye bu kadar bağlanmışız bu dünyanın faniliğine? Her sabah uyandığımızda çay içtiğimiz bardak bugün yoksa, yokluğuna oturup üzülüyorsak; çay bardağına beka mührünü vurmuşuz demektir.

Hayat denilen bu kısa müddet bize tüm yüzüyle her an faniliğini gösteriyor biz fark etmesek de. Her gün yürüdüğüm caddede var olan yeşil bir ağaç ertesi gün sararmış, solmuş olabiliyor. Sabahları sokakta soğukta üşümüş bir kedicik bugün benim ayaklarıma dolanırken başka bir gün başka kapılarda başka insanların ayaklarına dolanabiliyor. Çok sevdiğin, uğruna dağları devirdiğin arkadaşların bir gün seni terk edebiliyor. Güneş her gün o güzel, kuvvetli ışığını etrafa saçarken yağmurlu havalarda kendini bulutların arkasına gizleyebiliyor. Sarmaşıklar senin evinin balkonundan semaya ellerini kaldırırken bir gün yorulup kuruyabiliyor. Aslım olmayan, benim yüzümü, yürüyüşümü taklide çalışan gölgem sabah uzun boylu, öğlen kısa boylu olabiliyor. Hayatıma hayat katan kitaplarım, penceremin önüne koyduğum manevi hazinelerim bir şiddetli yağmur ile sayfaları kırış kırış olabiliyor. Evet her şeyde beka istiyorum. Bekayı aşk derecesinde istiyorum. Üstadım bekanın aşk derecesini ne güzel ifade ediyor:

“Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.

Ah benim bekaya müptela nefsim! Görmez misin beka mührünü vurduğun her şey fani. Her yüzü fena. Neydi o halde bendeki aşk-ı beka? Kötü bir şey mi bu? Ben hüsnüzanna memur iken neler yapıyor, neler düşünüyorum böyle. Üstadım ne güzel bir deva sunmuş benim bu derdime:

Bendeki aşk-ı beka bendeki bekaya değil. Belki sebebsiz ve bizzat mahbub olan kemal-i mutlak sahibi Zat-ı Zülkemalin ve Zülcelalin bir isminin bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kamil-i Mutlakın varlığına ve kemaline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış.

Baki olan ben ve bana ait zannettiğim eşyalarım, arkadaşlarım değil. Bakî olan ancak Allah’tır. Bendeki beka “Bakî” isminin bir cilvesinin mahiyetime düşen sadece bir gölgesi…

Ey caddedeki yeşil ağaç, üşüyen kedicik, parlayan Güneş, balkonumdaki sarmaşık, penceremin önündeki kitaplarım ve tüm zerrelerim şahit olun ki Bakî olan ancak Allah’tır! “Ya Bakî entel bakî” diye haykırıyorum hepinize.

Duyuluyor mu sesim? Bakî olan ancak Allah’tır.

Latest posts by Zehra Kocabaş (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.