Ateizmin gizli küçük kardeşi: mealcilik

Ateizmin gizli küçük kardeşi: mealcilik

BU DÜNYANIN paradoksal karakteri, insanı her şeye dikkat ile bakmaya zorluyor. Söze değil öze, zahire değil hakikatine, lafına değil ameline nazar etmeyi gerekli kılıyor. Mü’minin hadislerde zikredilen basîreti ve ferâsetinin, işte burada devreye girmesi gerekiyor. Elbette bunun için de imanını dinamik ve kuvvetli kılması lazım geliyor.

Bu mânâda bakarsak, Müslümanlık etiketiyle hizmet eden kimileri İslâm’a en büyük zararı verebildiği gibi, İslâm düşmanı olan bazıları da farkında olmadan İslâmiyet’e en büyük hizmette bulunmuş olabiliyorlar. Bediüzzaman hazretlerinin kendisine yıllarca eziyet veren din düşmanları için zikrettiği gibi:

Onlar bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişâfına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir.

Emirdağ Lâhikası

İslâmiyet’in daha iyi anlaşılmasına, Müslümanların düştükleri kötü duruma çare arıyor görünürken farklı mecrâlara hizmet eden mealcilik akımı, mezkur iddiamıza güzel bir mâsadak olabilir kanaatindeyim.

Mesela YouTube’da Kur’ân’a saldıran ateist grupların çoğu, ona bazı çok kötü çevrilmiş “beşer kelamı” mealler üzerinden saldırabiliyorlar. Yoksa Kur’ân-ı Hakîm’in “ilâhî kelam” olan orijinal metnine dair en ufak bir fikirleri yok. Ne ciddi bir tefsir okumaları var ne gram Arapçaları, ne bütüncül bir hadis bilgileri ne de böyle bir dertleri…

Somut bir örnek verelim: O ateistlerden birisi, kendisini İslam’dan uzaklaştıran ilk sebep olarak mealen şu şekilde verilen âyeti gerekçe gösteriyordu: “Ben insanları ve cinleri bana tapınsınlar diye yarattım.” Halbuki Kur’ân’a az çok âşina olan herkes bilir ki ayetin orijinal metnindeki lafız tapınma değil “ibâdet/ubûdiyet”tir. Ubûdiyet ise o kadar derin, o kadar bütünlüğü içerisinde anlaşılması gereken bir kelime ki… Tahkikî iman etmek, Allah’ın isimlerine tecelligâh olmak, yaratılışının hikmetini keşfetmek, ibâdet şuuruyla yaşamak gibi ciltlerce anlatılabilecek çok yüksek mânâları hâiz.

İşte bu soğuk, sığ ve itici olan “tapınma” kelimesinin, kendisini –hâşâ– tanrı egoistmiş gibi bir
psikolojiye ittiğini söylüyor. Oradan da başlıyor ateizm yolunda yürümeye. Ne yazık…

Bu sadece bir örnekti. Meal üzerinden yapılan heveskârâne girişimlerle Kur’ân’ın muallâ
mertebesine ne zararlar verildiği meydanda, görüyoruz. Yani örnek bir değil binlerdir.

Mealcilik akımı imân cephesine ne kattı bilemiyorum ama inkâr cephesine çok şey kattığı
muhakkak. Böyle en yüce bir iş ihtisas sahibi olmayanların eline geçerse ne olacağı ortada.

Meal ancak –bu işin ehlinin de belirttiği gibi– “Cenâb-ı Hak bize genel olarak nelerden bahsediyor?” niyetiyle okunabilir. Yoksa bunun bir mealcilik furyasına dönüşmesi kesinlikle mâkul ve mâzur bir durum olamaz. Öyle olursa beşer kelâmı ve murâdı, ilâhî kelâmın ve murâdın önüne geçer!

Elhâsıl: Kur’ân-ı Azimüşşân’ı hakkıyla anlayabilecek ve bize aktarabilecek olanlar ancak o işin ilmine ve esrârına vâkıf olan büyük müfessirlerdir. Rabbim ümmet-i merhûmeyi onların yollarından ayırmasın.

Risale-i Nur’da bilhassa Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Birinci Kısım bölümü Kur’an’ın hakiki tercümesinin imkânsız olduğunu mukayeseli örnekler üzerinden açıklamaktadır. Oradaki oldukça veciz ve vurucu bir ifadeyi alıntılayarak bitirelim:

Acaba o câmi ve i’câzdârâne olan lisan-ı nahvî ile mucizekârâne bir surette ve her ciheti birden bilir, irade eder bir ilm-i muhit içinde zuhur eden kelimât-ı Kur’âniye, sair elsine-i terkibiye ve tasrifiye vasıtasıyla, zihni cüz’î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir?

Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektub

Abdülhamid Karagiyim
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.