Ayasofya: tevhid mühürlü antika bir yâdigâr

Ayasofya: tevhid mühürlü antika bir yâdigâr

AYASOFYA HEM SANAT ve mimari açısından maddi anlamda hem de tarihi bir mabed olması yönüyle manevi anlamda çok büyük kıymet kazanmış antika bir eserdir. Bediüzzaman Said Nursi’nin dünyasında da Ayasofya’nın çok özel bir yeri olduğunu eserlerini incelediğimizde anlıyoruz.

Bediüzzaman Ayasofya’ya eserlerinde genel anlamda iki açıdan yer vermiştir. Birincisi muhteşem bir kubbeye sahip olan Ayasofya Camii’ni tevhid ve ulûhiyet hakikatlerinin ispatında bir temsil olarak kullanmıştır. İkincisi de siyasî ve içtimaî bir mesele olarak Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürülmesini puthaneye çevirmek olarak yorumlamış ve tekrar ibadet mahalli olması için ciddi bir çaba sarf etmiştir.

Kubbe mimarisi ve tevhid sırrı

Bediüzzaman eserlerinin muhtelif yerlerinde (“Katre”, Mesnevi-i Nuriye, “Tahavvülat-ı Zerrat”, Sözler; “ism-i Ferd”, Lem’alar) tevhid ve ulûhiyet hakikatlerinin ispatını yaparken “kubbe” temsilini kullanmıştır. Kubbeden misal verirken de Ayasofya’yı ve Mimar Sinan’ı zikretmiştir. Bu tercihte Ayasofya’nın muhteşem bir kubbeye sahip olmasının, Mimar Sinan’ın da “kubbeyi zirveye taşıyan mimar” unvanına liyakat kazanmasının mutlaka tesiri vardır. Ancak Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” diye nitelendirdiği ve birçok yönden Ayasofya ile kıyaslanabilen Selimiye Camii yerine Bediüzzaman’ın Ayasofya’yı tercih etmesinde bu cami-i kebire atfetmiş olduğu manevi kıymetin etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Afyon Mahkemesindeki savunmasında Ayasofya’ya verdiği bu kıymeti “kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur’an ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı” sözleriyle dile getirmiştir.

Bediüzzaman tevhidi izah ettiği birçok eserinde kâinatın yaratılışının ancak (biri sahih diğeri batıl) iki tür ulûhiyet anlayışıyla izah edilebileceğini vurgulamıştır. Birincisi ezeli, ebedi, zaman ve mekândan münezzeh lakin her şeye her şeyden daha yakın tek bir ilahın varlığını kabul edip iman etmektir. İkincisi ise birbirine hem benzer hem de zıt zerreler sayısınca (belki daha da fazla) ilahların varlığını tahayyül etmektir. Yani yol ikidir; ya vahdet ya da nihayetsiz kesret. Vahdetteki (yani birlikteki) kolaylığı ve kesretteki (yani çokluktaki) imkânsızlığı izah etmek için kullandığı temsillerden biri de kubbe mimarisidir. Kubbe olarak ise muhteşem bir strüktüre sahip olan Ayasofya’yı zikretmiştir. Ayasofya’nın kubbesinin ya (Mimar Sinan gibi) dâhi bir ustası olmalıdır ya da caminin her bir taşı deha derecesinde bir mimarlık yeteneğine sahip olmalı ve aynı zamanda birbirine hem hâkim hem de mahkûm olarak bu taşlar anlaşarak ve yardımlaşarak boşlukta bir araya gelmelidir. Taş cinsinden olmayan tek bir mimarın Ayasofya’yı bina ettiğini kabul etmek makul olan açıklamadır. Taşlara hükmeden ve taş cinsinden olmayan bir mimar –akıl dışı bulunup– inkâr edildiğinde ise taşlar sayısınca birbirine hem zıt hem de benzer cansız mimarların kubbeyi inşa ettiğini hayal etmekten başka bir izah yolu kalmamaktadır.

Bediüzzaman her bir sanatlı varlığın (masnuatın) Ayasofya’nın kubbesinden çok daha sanatlı, hayretli ve hikmetli olduğunu belirtir. Zira her bir canlının göz, dil gibi birçok farklı organları hatta hücreleri sayısınca muhteşem organik kubbeler zerre taşlarıyla anbean inşa edilmektedir. Bu inşa faaliyeti sabit olmayıp sürekli tazelenmektedir; yeni zerre taşlarıyla yeni estetik suretler yaratılmaktadır. Bununla birlikte yaratılış bir canlının maddi bedeninin inşa edilmesinin ötesinde gerçekleşen bir hakikattir. İnşa edilen beden ancak ruh, kalp, akıl, görme, işitme gibi manevi latifelerle bütünlük oluşturarak anlam kazanmaktadır. Yani zîruhlar ve onların latifeleri sayısınca maneviyat kubbelerinin inşası aklın idrakinin sınırlarını zorlayan büyük bir ilim, kudret, sanat ve mahareti gerektirmektedir. Bu yönleriyle düşünüldüğünde bitkiler, hayvanlar ve insan âlemlerinde her ân gerçekleşen –maddi ve manevi– tüm yaratılışlar ilim, kudret, irade gibi ezelî ve ebedî sıfatlara sahip bir yaratıcının varlığını güneş gibi göz kamaştırıcı bir tarzda göz önüne sermektedir.

Cuma namazı ve itaat sırrı

Bediüzzaman kâinattaki kanunlara icat tesiri vermeyi de tevhide aykırı olduğu için tenkit etmiştir. Kanunların vücutlarının ilmî olduğunu, onlara harici bir vücut verilemeyeceğini ve kudret sahibi olamayacaklarını vurgulamıştır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle kanunlar ancak “cilve-i kudret-i Rabbaniye” ve “şeriat-ı fıtriye-i kübra”nın düsturları, ahkâmları olabilir. Bediüzzaman tabiatı ve kanunları yaratıcı bir kudret olarak tahayyül etmeyi “aşağı bir vahşet” olarak yorumlamıştır. Yirmi Üçüncü Lem’a olan Tabiat Risalesi’nde bu meseleyi Üçüncü Muhal’in İkinci Misali’nde Ayasofya temsiliyle izah etmiştir. Temsilde İslamiyet’i, namazı, Cuma namazını bilmeyen vahşi bir adamın Ayasofya Camii’ndeki bir Cuma namazını nasıl gözlemlediğini betimlemiştir. Bu adam binlerce insanın tek bir insanın sesiyle kalktığı, eğildiği ve başını yere koyduğuna tanık olmaktadır. O âna kadar böyle bir durumla karşılaşmadığından, İslamiyet’in semavî ve manevi kanunlarını bilmediğinden binlerce insanın gizli maddi iplerle bağlandığını vehmetmekte ve o sihirli iplerin onları esir edip oynattığını hayal etmektedir. Bediüzzaman tabiata ve kanunlara yaratıcılık tesiri verenleri temsildeki vahşi adamlardan farklı görmemektedir. Onun ifadesiyle bu tahayyül “en vahşi, insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikir”dir.

Şöhretperestlik ve teveccüh arayışı

Bediüzzaman Milli Mücadele döneminde, 1922’nin sonlarında Ankara’ya gittiğinde Mustafa Kemal ile derin fikri tartışmalar yaşamıştır. Bu tartışmalardan birinde şöhretperestlik konusunda Bediüzzaman Ayasofya Camii temsiliyle muhatabını ikna etmek istemiş ancak bunu başaramamıştır. Bediüzzaman’ın verdiği temsil aslında muhatabını sarsmış ancak fikriyatını dönüştürememiştir. Bediüzzaman ilginçtir bunun faturasını nefsine kesmiş, sözlerinin tesirsiz kalmasını kendisini hubb-i cahtan kurtaramamasına bağlamış ve öz eleştiri yapmakla yetinmiştir.

Bu temsil Mektubat isimli eserin Yirmi Dokuzuncu Mektub’unun “Altıncı Risale olan Altıncı Kısım” başlıklı bölümünün ilk sayfalarında yer almaktadır. Bu bölümde şöhretperestlik ve makam sevgisi (hubb-i cah) dizginlenemediği takdirde yüzünün nasıl başka hayırlı bir tarafa çevrileceği Ayasofya Camii temsiliyle izah edilmiştir. Bu temsilde Ayasofya Camii içi faziletli insanlarla dolu olarak, girişte ve kapıda tek tük haylaz çocuklar ve ahlaksız serserilerin olduğu, pencerelerde ve dış tarafta ise eğlence arayan yabancı seyircilerin bulunduğu bir şekilde tasvir edilir. Camiye giren ve insanların teveccühlerini kazanmak isteyen birinin önünde iki yol vardır. Birincisi namaza iştirak edip güzel bir sesle Kur’an okuyarak caminin içindeki imanlı ve faziletli insanların teveccühlerini ve manevi dualarını kazanmaktır. İkincisi ise dans edip edepsizce şarkılar söyleyerek çocukları, serserileri ve yabancıları güldürmek ve eğlendirmektir.

Bediüzzaman temsilden hakikate geçtiğinde İslam dünyasını Ayasofya Camii olarak niteler. Caminin içindeki cemaat müminler, haylaz çocuklar dalkavuklar, ahlaksız serseriler Batıcı aydınlar, yabancı seyirciler de Batılı medya temsilcileridir. Kalbinden şöhreti çıkaramayan bir Müslümanın bu duygusunu İslam dünyasındaki müminlerin teveccühü kazanmaya yönlendirmesi gerektiğini vurgulayan Bediüzzaman bunun dışındaki herhangi bir teveccüh arayışını ise en alçak bir mevkiye düşmek olarak değerlendirmiştir.

Cami vs. puthane

Bediüzzaman Afyon Mahkemesinde (1948-1949) Beşinci Şua’daki meseleleri Mustafa Kemal’in icraatlarına tatbik etmek suretiyle kendisini suçlamak isteyenlere “Bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur’ân ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Camii’ni puthaneye ve Meşîhat Dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olması imkânı var mı?” diyerek mukabele etmiştir. Kendisini Mustafa Kemal sevmemek ve tenkit etmekle suçlayanların aslında milleti ve orduyu sevmemek gibi bir tavır sergilediklerine dikkat çekmiştir. Bediüzzaman lafını eğip bükmeden Ayasofya’ya reva görüleni pervasızca mahkemede haykırmıştır; yapılan antika bir yâdigâr caminin puthaneye dönüştürülmesidir.

Bediüzzaman Demokrat Parti iktidara gelip ezan-ı Muhammediyi (asm) aslına çevirdiğinde bundan çok memnun olmuştur. Demokratların bu icraatıyla “on derece kuvvet bulduğu”nu belirtmiştir. Demokratların Ayasofya Camii’ni “beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirme”lerini ve “muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapma”larını çok arzu etmiştir. Bu konuyu ne derece önemsediğini ise “Dindar Demokratlar hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki saat baktım” sözleriyle ifade etmiştir.

“Yeni Said” olarak nitelediği Risale-i Nur’un telifi döneminde siyaseti terk edip iman ve Kur’an hakikatleriyle meşgul olan Bediüzzaman “Üçüncü Said” olarak isimlendirdiği Afyon Mahkemesi sonrası hayat döneminde ise siyasî ve içtimaî bazı konularda fikir beyan etmek ve girişimlerde bulunmaktan içtinap etmemiştir. Bu bağlamda ömrünün son döneminde Adnan Menderes, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi siyasetçilerle görüşmek için Ankara’ya gittiğini belirten Bediüzzaman ne yazık ki şehrin sınırlarından geri dönmek mecburiyetinde bırakılmıştır. O dönemde çeyrek asırdır müze olan Ayasofya’nın yürek burkan hicranlı hali günümüze kadar neredeyse bir asır sürmüştür. Bu haliyle Ayasofya bu vatandaki dindar milletin vicdanındaki en büyük yaralardan biri olmuştur. Ayasofya 916 yıl katedral (537-1453), 477 yıl cami (1453-1931), 4 yıl restorasyon (1931-1935) ve (1935-2020) 85 yıl müze kalmıştır. Nihayet 2020’de hicran sona erip Ayasofya’nın zincirleri kırılmıştır. İnşallah Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi bundan sonra kıyamete kadar ibadet mahalli olma hüviyetini kaybetmeyecek ve yeryüzündeki pırlanta mabetlerden biri olma hüviyetini ilelebet sürdürecektir.

Ayasofya’nın asliyetine kavuşması için çırpınan, dua eden Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi’den, bu meseleyi her daim kalplerinin en mutena bir köşesinde dert edinen Nur talebelerinden ve ittihad-ı İslam heyecanını taşıyan tüm Müslüman kardeşlerimizden, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi şerefine nail olan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan ve bu meselede kendisine destek veren tüm yetkililerden, Ayasofya’nın asliyetine kavuşmasından memnun olan, şevke gelen memleketim ahalisinden ve tüm Müslümanlardan Allah razı olsun.

Bu aslına rücûun ülkemize ve dünyamıza birlik, beraberlik, huzur, rahmet ve bereket getireceği ümidindeyim. “Süfyanizm”in Ayasofya üzerindeki maddi zinciri kırıldığı gibi müminlerin kalplerine sızıp paslandıran muhabbetinin de tamamen temizlenmesine, akabinde Mescid-i Aksa’daki “Siyonizm” tasallutunun ve Haremeyni’ş-şerifeyn’deki “Vehhabizm” prangalarının kırılmasına da kapı açmasını temenni ediyorum.

Ayasofya’nın kubbesine Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin nakşettiği Nur suresinin hakikati kâinatı baştan başa nurlandırdığı gibi her daim tüm mabetlerimizi, evlerimizi ve kalplerimizi de nurlandırsın inşallah.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ

اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ

Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fanus içinde. Fanus sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Nûr 24/35.

Mustafa Said İşeri
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.