Ayasofya…

Ayasofya…

Ayasofya-i Kebir Camii-i Şerifi… 86 yıllık bir hasret, nicelerin cami olarak kabul edip namazını kılamadığı; cami olarak kabul edip cami vasfı ile göremeden bu dünyaya veda ettiği…

Hamdolsun ki hasret bitti. Nice alim, ulema ve fikir adamlarının bu uğurda yazılar yazdığı; eylemler, yürüyüşler, mitingler, söyleşiler, sempozyumlar ve okumalar düzenlediği; ümmetin dualarının her daim bir köşesinde bitmez tükenmez bir umutla yer verdiği Ayasofya, artık Ayasofya Camii… Bir zamanlar Ayasofya Dergisi’nde Ayasofya Camii’ni ümit ederek yazdığımız yazıyı bugünün kaydını düşmekle birlikte üzerinde de o gün ki heyecan ve arzumuzu silmeyecek düzeydeki tasarruf ile nakletmek isterim. Buyurun…

Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesini asla kabul etmeyen ve aslına çevrilmesi için ciddi gayret gösteren birçok âlim, ulema ve fikir adamının varlığını duyarız ve araştırıp okumalar yaptığımız vakit ise buna yakından tanık da oluruz. İslam tarihi açısından Ayasofya’nın önemini vurgulayan ve niçin cami olarak hizmet vermesi gerektiğine dair birbirinden farklı ve her biri kendi makamında değerli yorumlar da duyarız, duymuşuzdur.

Karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum” diyen ve bu dünya konforunu terk ederek kendini bütünüyle iman davasına adamış olan Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin de Ayasofya’nın tekrar ibadet mahalli olması yönündeki ısrarı ve azmi herkesçe malumdur.

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Emirdağ Lahikası’nda Bediüzzaman hazretleri Ayasofya’nın beş yüz senelik vaziyetine çevrilmesine dair olan talebini şöyle ifade etmektedir:

Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve su-i istimalleri neticesiyle belki de tahrikleriyle zuhur eden Ticanî meselesini ve ağır cezalarını dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm nazarında Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum:

Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslam’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslam’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilan etmelidirler. Ta bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi başkalarının zalimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim.

Görüldüğü üzere Bediüzzaman’ın zamanın hükümetine gönderdiği mektubunda ilk vurguladığı konu Ayasofya’dır. Çünkü Ayasofya bir şeairdir. Yani nasıl ki Ezan okunan yer bir Müslüman beldesidir öyle de Ayasofya’nın cami olması da Hristiyanlığın İslamiyet’e devir teslimin abidesidir.  Ayasofya Hristiyanlar için adeta merkez olarak vasıflandırılabilecek bir mabettir. Hristiyanlığın hükmünün sona erdiği İslamiyet’in ise ona inkılâb ettiğinin en sarih göstergesi, bu mabedin cami hüviyetini kazanmasıdır. Ancak unutulmamalıdır ki bu belirttiğim belki sadece bir veçhi olabilir.

Ezan-ı Muhammedî’ye (a.s.m.) geçmiş zamandaki mâlum müdahaleye umum toplum nasıl bir dert ortaklığı sağlayarak bir neticeye ulaştıysa Ayasofya konusunda da bu dert ortaklığı elzemdir. Günümüzde İslam alemine hatta toplumumuza baktığımızda böyle bir dert ortaklığının ne kadar olduğu ise ciddi manada bir soru işaretidir. Ayasofya’nın açılması için bir talep var ancak bunun X ilçesinin Y kasabasındaki çoğu kişi için bir önemi yok. Hatta “Namaz kılacak camii mi kalmadı?”, “Önce boş olanları doldurun!” tarzında ifadelerle dahi karşı karşıya kalmaktayız. Bu esasen Ayasofya’nın manâsının hakiki olarak kavranamamasının bir sonucudur.

Şu an Ayasofya’nın manasını bir nebze olsun anladığını düşünenlerin yapması gereken en önemli şeylerden birisi o manayı anlatmak ve toplumda bir bilinç uyandırmaktır. Evet, Ayasofya’nın açılmasını talep edeceğiz ancak bunun karşı tarafta bir değer uyandırması gerektir yoksa Ayasofya Camii de ekser vakitlerde cemaate hasret camiler kervanına katılacaktır. Bediüzzaman hazretleriyle ilgili bir hatıratta şöyle nakledilmektedir:

Üstad’ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkındaki düşüncelerini sormuştum. Keçeli, keçeli diye güldü. Sonra birden ciddileşerek, “Ayasofya Hristiyanlığın İslamiyet’e devir ve tesliminin bir abidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir” dedi.
(Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 2. Cilt, s. 118)

Hatıratta geçen devir teslimi iki boyutlu anlamak bize daha elle tutulur bir sonuca ulaştıracaktır: Birincisi fikrî yani fikrin niteliği itibarıyla, ikincisi ise toplumdaki kabuliyet yani toplumda kabul görme itibarıyladır. Birinci devir teslim Hz. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin gelmesiyle gerçekleşmiştir. Yani bozuk, bâtıl düşüncelerin yerine müstakîm olanı gelmiştir ve bozuk olanların hükmünü kaldırmıştır. İkinci devir teslim ise zaman zaman değişmektedir. Fatih’in Ayasofya’yı camiye çevirmesiyle bu devir teslim gerçekleştiyse de sonra toplumda İslam’ın yaşanırlığının azalması ve Ayasofya’nın mahiyetinin unutulmasıyla devir teslimin abidesi Müslümanların elinden alınmıştır. Bediüzzaman hazretleri bizi yine fikri bir mücadeleye, mânâyı anlamaya ve o yönde çaba göstermeye teşvik etmektedir.

Bu yazıda son sözümüz ise Bediüzzaman hazretlerinin Ayasofya’nın mahiyetini veciz bir şekilde ifade ettiği satırlar olsun:

Hem bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur’an ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya Camii’ni puthaneye ve Meşihat Dairesi’ni kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olması imkânı var mı?

Hilmi Karaca
Latest posts by Hilmi Karaca (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.