Bahar ne zaman?

Nisan ayının sonuna geldik biraz sıcak biraz soğuk… Bahar her iki mevsimi de içinde barındırıyor. Bahar ayları da öyle… Gün gün kıştan yaza bir yolculuk. Hikmet gereği tedrici olarak gerçekleşiyor. Bıçak keser gibi kıştan yaza, yazdan kışa ani ve def’i geçilmiyor. Birinin diğerine yerini bıraktığı bir nöbet değişimi yaşanıyor. Bazen gecikse de yine gelecek olan mevsim ne ise geliyor…

İnsanlığın mevsimleri de böyle kıştan bahara, bahardan yaza bir nöbet değişimi… Ancak dünyanın mevsimi ile insanlığın mevsimi arasında önemli bir fark var. İnsanlığın mevsiminin nöbet değişimine bir insanın şahsi ömrünün yetmemesidir. Dünyaya gönderildiğimiz zaman dilimi insanlığın hangi mevsimi ise – kış ise kış, bahar ise bahar- o mevsimi yaşamak zorunda kalınmaktadır. Dünyanın mevsim değişimleri üç ay gibi bir sürede tamamlanabilirken insanlığın mevsim değişimleri yüz yıllara tekabül edebilmektedir. Bununla birlikte, elbette içinde doğulan mevsim kaderin bir mesajı ve işaretini taşımaktadır. Neler yapmamız, nasıl davranmamız gerektiği de yine içinde bulunduğumuz mevsimi tanımakla mümkündür. Her mevsimin şartları farklılık arz etmektedir.

Dünyanın ve insanlığın mevsimleri olduğu gibi her insanın da şahsi mevsimleri vardır. Bunun ise en temel farkı insanın mevsimleri geçtiği zaman bir daha geri gelmeyecek olmasıdır. Dünyada dört mevsimde bir bahar gelir, fakat insan hayatında baharı bir defa yaşar ve dünyası da bir daha geri gelmeyecek şekilde sona erer. O halde insanlığın kış mevsiminde dünyaya gelen ve hayatında bir defa gençlik baharı yaşayacak bir insan için dünyanın ne anlamı olabilir? Nasıl adalet olur?  İşte burada iman ve özellikle de ahiret inancı imdadımıza yetişir.

Bediüzzaman da insanlığın kış mevsiminde dünyaya geldi ve şiddetli bir kışı yaşadı. Osmanlı devleti son yıllarını yaşıyordu ve ahir zamanın dehşetli şahıslarının zuhuruna şahit olunuyordu. Tarihte ilk defa “kıyamete” benzettiği bir cihan harbini bizzat yaşamıştı. “Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır. Güya ‘Çocukları ihtiyarlatan bir gün. (Müzzemmil, 73:17.)’ sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum.” Hilafet saltanatı vefat etmişti, “Fen ve felsefeden gelen dalalet” ile kalpler bozulmuş, tamirciler azalmış tahripçiler çoğalmıştı. Ama o şiddetli mevsimde kendi şahsi hayatının baharını düşünmeyerek maddi – manevi cihad meydanına atıldı. Dünya zevki namına bir şey tatmadı.

Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir cani gibi muâmele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

Bediüzzaman’a bütün bu yaşatılanlar, kendi şahsını ve nefsini düşünmeyip insanlığı ve insanlığın mevsimlerini düşünmesindendi. Zira büyük olmak bunu iktiza ediyordu. Büyük ruhlu idi, büyük dertleri vardı. Biliyordu ki bu durum hep böyle devam etmeyecekti.

Zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazen terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşaAllah.

Ümitsiz değildi, en kötü zamanda bile güzel bakmayı, hüsn-ü zan etmeyi imanının kuvvetiyle başarıyordu. Meşrutiyet yıllarında yaşadıkları ve divan-ı harpte idamla yargılanmasına rağmen doğuya döndüğünde “Ey Seydâ! İstanbul’a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?” sualine “Müjde getirdim” diye cevap verip yaşadığı olumsuzlukları nazara vermemesi, nasıl büyük bir ümit taşıdığının ve hüsn-ü zan sahibi olduğunun en bariz bir göstergesiydi.

Bütün bunlarla beraber bahar mevsimi için çalışıyor, tohumlar ekiyordu. Kendisinin o baharı ve çiçekleri göremeyeceğini bilmesine rağmen çalışma azminden vazgeçmiyordu. Bu hakikati biliyor ve bunu ifade ediyordu. “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Siz inşaAllah, cennetâsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaklar.” Kış yavaş yavaş şiddetini arttırırken, “Fecr-i sâdıkının geldiğini” “ümitsizlik ve karamsarlığın sembolü olan Arap filozof ve şâiri Ebû Alâi’l-Maarrîye rağmen” haber veriyordu.

Bakış açısındaki farklılığı anlamak noktasından, aynı dönemde yaşanan vakıalara şahit olan Mehmet Akif’in “Yetmez mi musap olduğumuz bunca devahi? Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?” ifadesindeki  itiraz dikkat çekicidir. Zamanın hadisatı onda ümitsizlik hissi veren bir su-i zan meydana getiriyordu.

Bediüzzaman, ümit taşımadan dava adamı olunamayacağını çok iyi biliyordu. Bunun için hayatı boyunca -hadisatı kader canibinden güzel bir nazarla okuyarak- hep ümit ve müjde verdi. Ümitsizliği netice verecek meselelerden bahis açmadı, komplo teorileri ortaya atmadı. Gizli planlar içine girmedi, daima şeffaftı. İçinde yaşadığı kış mevsiminde buz kesip donmadı. Makul hakikatlerden bahsetti. İnsanların kafasını karıştırmadı, soruları çoğaltmadı. Karışıklıkları izah etti, sorulara bedî cevaplar verdi.

Bugün biz de bir karar vermemiz gerektir ki hüsn-ü zan edip müjdeler verip, şevki mi arttıracağız; yoksa su-i zan edip olumsuzluklara odaklanıp, zaman da boğulup ümitsizliği mi aşılayacağız? Bediüzzaman’ın yüz yıl önceden “Şimdi ekilen Nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar” dediği “zemini” teşkil edecek zihinlerin sahibi Said’ler, Hamza’lar, Nurullah’lar, Tevfik’ler, Aziz’ler, Abdülhamit’ler ve Bilal’ler için ne yapıyoruz? Gelen nesle ne bırakıyoruz? Kin, nefret, öfke ve kavga mı? Muhabbet, uhuvvet ve dostluk mu? Ciddi bir karar vermeliyiz.

Evet, bir karar vermemiz lazım ve bu kararda geç kalınmamalıdır. Kışta mıyız? Baharda mıyız? Belki de hangisinde olduğumuzun çok büyük bir ehemmiyeti de yok. Kışta iken baharı gören bir Üstadımız var. Baharı müjdelemiyorsak, müjdeleri yaşamıyorsak, bilmeden kimlerin yanında olduğumuzun da farkına ve şuuruna varmamız lazım…

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım