Beden, bir ruh ister elbette…

İnsanlık maddeten hız kesecek gibi değil. Teknoloji baş döndürücü bir hızla almış başını gidiyor. Yeni bir icada henüz alışamamışken bir başka keşif bütün alışkanlıkları altını üstüne getirebiliyor. Avrupa ilim kefesini bir hayli doldurmuş durumda.

Kurun-u uhrada binek hayvanlarla yolculuk eşref-i mahlukatı rahatsız etmekte iken; şimdi son teknoloji hızlı araçların rahatı tartışılır durumda. Uzak mesafelerin yakınlaşmasının yanında daha nasıl hızlanırızın derdi insanı baştan çıkarıyor.

Teknoloji göz alıcı güzellikleri ile kullanıcılarını beklerken hayatın her alanını kolaylaştırmaya yönelik atılımlar gün geçtikçe artış trendinde. Daha düne kadar savaş sanayiinde yenilik arayan, uzayın derinliklerine hangi teknolojiyle ulaşırım sorusunu soran insanoğlu; artık mutfağından tut, temizlik sektörüne ve hatta zevk ve eğlence dünyasına kadar her alanda farklılıklar, yenilikler, kolaylaştırıcılar peşinde.

“Robotik” teknolojiye hükümran olmaya çalışan insanın mahkûm olmaya hazırlanması da işin farklı bir yönü. Evet hız ve kolaylık tutkusu olgunlaşmamış dimağları esareti altına aldığı gibi, insanlık da kendi evlatlarını savunmasız bir şekilde -sözde kendi yarattığı!- makinelere teslim ediyor.

Avrupa’nın ihyası fen ve bilim, Asya’nın ise maneviyat ile elbette. Keza Avrupa teknolojisini en üst raddeye ulaştırarak hedefine yaklaşmış görünüyor. Peki, Asya bu işin neresinde ve maneviyat ifadesi, içinde hangi hakikati barındırıyor? Teknoloji bir trend yakalamışken ulaşmak istediği hedefi tek başına kaldırabilecek nitelikte mi?

İnsan refahını, huzurunu, rahatını vs. amaç edinen Avrupa teknoloji ile bunu başarabilecek mi? Düne kadar bu soruya verilen cevaplar “evet” mahiyetine taşıyan “elbette” nidaları idi. Medeniyet, refah, huzur 20. yüzyılda Avrupa ile özdeşleşmiş ve medeniyet denince akla çeşitli yaşam standartları ile bu yaşlı kıta geliyordu. Yanlış anlaşılmasın Avrupa, yani Batı tasavvuru Japonya ve ABD’yi de içine alan medeniyet beşiğidir ya da kokuşmuş toprakların bir başka adıdır. Bediüzzaman’ın iki Avrupa var dediği bu olsa gerektir.

Hayata getirilen kolaylıklarla zaman kazanan insanoğlunu, acaba bu kazanımlarla daha çok çalışmaya mı sürükledi ya da fark edilen kazanımlar insanlığı daha çok zevk ve hevaya mı iteledi? Sanırım gerçek cevap ikincisi. İnsan boş vakitleri daha verimli kullanmadan ziyade hazlarının esiri olduğu aşikâr. Teknoloji kolaylıkları getirmenin yanında, kolaylıkların doğurduğu zamanları da kullanmaktan hiç ar etmiyor, zira “teknozevk”in hiç de babasından kalır yanı yok.

Bu kazanımlar kemale ermemiş ruhları esareti altına alıyor diye başta dillendirmiştik. Asya’nın maneviyat âlemine girmenin vakti geldi gibi. Maneviyat olarak kastedilen safiyetini bozmamış, aksine daha durulanmış bir kültür olsa gerek. Keza teknolojisini öne süren Avrupa kullanım talimatlarını zahiri kullanıcılara sunmayı unutmuş gibi ya da güç ve kudreti elinde tutan ekabirler bu nisyanı  kasıtlı yapıyorlar.

Meseleye bakış sürecimizi anne rahminden başlatmak daha açıklayıcı olabilir. Yaratıcı maddesel bir bedencik izhar ettiği sırada, o bedene uygun bir ruhu da üflüyor ya da ibka ediyor. İşte aynen bu vakıaya eşdeğer nitelikte, şu zamanda, teknoloji çatısı altında büyük bir beden ortaya çıkıyor gibi. En nakıs nazarlar bile bunu görebilir kabiliyettedir hiç şüphe yok. Ruhunu arayan “teknovücut” bunu kendi kokuşmuş, sefih, tek gözlü fikirleriyle mi neticelendirecek ya da İslam’ın terütaze hakikatleriyle mi? Sanırım bu sorunun cevabını bulmak zor olmayacak. Bir tarafta günbegün tazelenen, içine aldığı topraklara huzur getiren, bin seneden beri rahnelenen tuzakları kendi lehine çeviren İslam, yani Kur’an medeniyeti. Diğer tarafta gittiği topraklara kan ve gözyaşı getiren, dinsizliği işmam eden zararlı, anarşist, bencil bir deniyet.

Belirli yaşam standardına ulaşmış bireyler edinimleri ile, sözüm ona kazandıkları teknolojik gereksinimleri ile, kendi dünyalarını kuruyor. Kurulan bu dünyada sınırlar sahipcikler tarafından belirleniyor gibi lanse edilse de durum hiç de göründüğü gibi değil. Daha yakın tarihe kadar zorla, şantajla, baskıyla mahkûm hale getirilen değerler sahibi insan, şimdi kendi değerlerinden vazgeçip esaretini hür iradesiyle tercih ediyor.

Nedir bu insanlıktan istifa? İnsan kendi hür iradesiyle köleliği seçer mi? Ne yazık ki öyle oluyor. Zira vücut her ne kadar büyük gibi görünse de zeka ve ruh çok aşağılarda. Kocaman ergenleri aklımıza getirmemiz aklımızda oluşan istifhamları bir anda uçuracak kanaatindeyim.

Katilin eline bıçağı verirseniz, kundakçının eline ateşi “tutuşturursanız” ortaya çıkacak hadiselerden sorumlu sizsiniz unutmayın.

Artık bu devasa bedene bir ruh gerektiği zihinlere yerleşti kanaatindeyim. Bu ruhun da mahiyetinin ne olacağı belli. Halialem ortada. Kur’an medeniyeti beden denilen hanesine girerek insanlığı ahsen-i takvime ulaştırması elzem. Peki ama nasıl? Kim yapacak bunu? İslamı terörle özdeşleştirmeyi netice veren Taliban mı? İnsan haklarını içine sindirememiş, tek kişinin veyahut bir zümrenin hegemonyasında olan Arap dünyası mı? Dini siyasete alet edenler mi? Eli sopalı, ağzı küfürlü zevat mı? Kim?

İlk iki sorunun cevabını diğer sorulara hayır yanıtını vererek bir nebze cevapladıktan sonra  tamamlayalım. Tabiî ki bu kültürü, bu bilinci aşılayacak olan olayların arka planında hangi mihrakların nasıl dümenler çevirdiğinden haberdar olan ve Kur’anî bakışla hadiseleri tahlil eden, bir çocuk mesabesinde olan bireyin ahlakının -bir diğer ifadeyle beşeri bilincin- ihyasına çalışan hizb-i Kur’an, bu asırda Sahabe mesleğine talip olan Risale-i Nur müntesipleri ve onu dava edinip hayatlarını bu uğurda feda eden yüce şahsiyetlerdir. Peki ama nasıl?

Az önce sıraladığımız özellikleri taşımaya gayret ediyorsanız, yapılan ve yaptığınız çalışmaları farkına varılması adına sınırlarını çizerek hatırlatmakta fayda görüyorum.

Sürekli okuyor musunuz? Allah ile olan bağınızı ibadetle muhkemleştiriyor musunuz? Nebevi yaşayışı örnek alıyor musunuz? Dışarı çıktığınızda “ben asayişi sağlıyorum” hissi uyanıyor mu yüreğinizde? İnsanların nurlanması için Risale-i Nurlardan faydalanmasına çaba sarf ediyor musunuz?  Bu kültürün dersleri sayılan sohbetlere devam etmede istikrarlı mısınız? Konferanslar, paneller, sempozyumlar, şölenler, mevlidlere iştirak ediyor musunuz? En önemlisi gencecik dimağlara hakikatleri ulaştırmada cehd ve gayret içerisinde misiniz?

Yukarıda sıralanan faaliyetlerde aktif rol alıyorsanız, unutmayın Kur’an medeniyetinin aslolan ruhunu yerleştirmektesiniz.

Sonuç olarak, medeniyet yalnızca maddesel atılımlarla kendisini ibka edemez. İdame edecek bir ruha, aydınlatacak bir nura elbette ihtiyacı var. Kur’an medeniyeti de işte tam burada varlığını izhar edecek, ikisinin imtizacıyla Avrupa’nın hamile olduğu İslam devletini doğuracaktır.

Latest posts by Ersin Acar (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım