Ben Ömer’in gözüyüm

Ömer’in vücudundaki organlardan hiç biri, yoğunlaştırılmış karmaşıklık yönünden benimle kıyaslanamaz. 25 mm çapında, 7-8 gram ağırlığında ve bir pinpon topundan daha büyük olmadığım halde 10 milyonlarca elektrik bağlantılarına sahibim. Ve aynı zamanda 1,5 milyon haberi birden idare edebilir ve güzelliğin bütün mertebelerini fark edecek bir kabiliyette yaratıldım. Ömer’in topladığı bilgilerin yüzde seksenini ben sağlarım. O beni minyatür bir televizyon cihazına benzetirse de ben bu benzetmeyi doğrusu kendime hakaret sayıyorum. Ben şimdiye kadar yapılmış olan en büyük ve en pahalı bir televizyon kamerasından daha duyarlıyım. Ben en büyük bir mu’cize olan görmeden sorumluyum.

Benim anatomime bakacak olursanız genel olarak sert tabaka, saydam tabaka, damar tabakası olarak üç kattan meydana gelirim. Ayrıca her biri farklı işlev hizmeti gören ön oda, göz bebeği, arka oda, göz merceği, camsı cisim, sarı benek, kör nokta, görme duyu hücreleri ve beyinle irtibatı sağlayan görme siniri bağlantılarım da vardır. Benim anatomik yapımdan belki daha çok merak edilmesi gereken bu görme işleminin nasıl gerçekleştirildiğidir. Ömer bir cisme baktığında, görüntü önce ön penceremden benim saydam ve iki santim büyüklüğündeki korneamdan içeri girer. Bu ışık demetlerini uygun bir şekilde kırarak görmenin ilk işlemini başlatır. Bundan sonra ışığın ayarlı bir şekilde geçişini sağlayan göz bebeği gelir. Parlak Güneşte göz bebeği hemen hemen kapanır. Karanlık bir gecede ise tamamıyla açılır.

Benim mu’cizevi yaratılışımın ince ve mükemmel nakışlarını öncelikle merceğimi inceleyerek görebilirsin. Bu, içi su dolu muhafaza olup şekil ve büyüklük bakımından oval bir vitamin hapına benzer. Merceğimin çevresi –küçüklüğüyle birlikte- çok kuvvetli ve şaşılacak derecede çalışkan kaslarla çevrilidir. Bu kaslar gerildiği zaman merceğim yakın görme için kalınlaşır. Aynı kaslar kendini bırakıp gevşedikleri zaman ise uzak görme için yassılaşır.

Gözbebeğimin önünde ve arkasında iki tane sıvı dolu bölme vardır. Ön bölmedeki sıvı su gibidir. Arka bölmedeki ise yumurta akı kıvamındadır. Suya benzer bu sıvı aşırı şişmemi önler. Her iki sıvı da ışığı geçirecek saydam bir mahiyette yapılmıştır. Ömer parlak ışığa baktığı zaman bir takım benekler görür. Bunlar yaratılışım anındaki hücre kalıntılarından ibarettir. Ömer’in ömrü boyunca göz sıvısı içinde sürekli sağa sola, yukarı aşağıya hareket eder dururlar. Ömer bir şeye baktığı zaman merceğimden geçerek retinamın üzerine doğru bir şekilde odaklanır. Benim retinam arka duvarımın içinin üçte ikisini kaplayan ince bir duvar kâğıdına benzeyen bir tabakadır.

Ömer’in vücudunda beyin hariç bu kadar küçük yere çok şeyin sığdırıldığı başka bir yer olabileceğini sanmıyorum. 6 cm2 kadar yer kaplayan retinam 137 milyon tane ışığa duyarlı alıcı hücreyi kapsar. Bu hücrelerin 130 milyonu çomak şeklinde olup beyaz-siyah görmeyi ve 7 milyonu da huni şeklinde olup renkli görmeyi sağlar. Çomak hücreler retinamın her tarafına yayılmıştır.

Bir ateş böceğinin geceleyin önümden uçtuğunu kabul edelim. O zaman bende karmaşık bir kimyasal olay başlar. Ateş böceğinin yaydığı çok hafif ışık retina çomaklarımdaki açık kırmızı boyayı, yani roolapsini beyazlatır. Bu işlem bir voltun milyonda biri kadar bir elektrik akımı meydana getirir. Bu da benim saman çöpü büyüklüğündeki görme sinirimi besler. Ve buradan da saatte 500 kilometrelik bir hızla beyne ulaşır. Beyin bu sinyali tercüme eder ve kararını verir: Bir ateş böceği geçti. Bütün bu olaylar yaklaşık olarak saniyenin binde ikisi kadar bir süre için de gerçekleşir. Eğer benim çomaklarımı karışık görüyorsanız. Hunilerim ondan da karışıktır. Bunlar göz boşluğunun arkasındaki fova denen toplu iğne başı büyüklüğündeki yuvarlak ve sarımtırak çukurlarda toplanmıştır. Burası okumak, yakından iş yapmak gibi ince ve renkli görmeyi sağlayan çok önemli bir merkezdir. Kuvvetli bir teoriye göre bu huniler de her biri kırmızı, yeşil ve sarı renklere karşı duyarlı olarak bölünmüşlerdir. Ömer’in beyni bu renkleri bir birine karıştırarak başka renk ve renk tarlaları meydana getirir. Ömer benim aracılığımla, fakat beyni içinde görür. Gerçekte ise onun ruhu bu âlemi benim pencerem vasıtasıyla seyreder. Onun rüya görmesi bu görme hassasının uykuda da devam etmesinin bir delilidir. Nitekim göz kapakları kapalı olduğu halde karanlıkta şekilleri görür.

Benim daha başka bir takım olağan üstü niteliklerim de var. Çok küçük olmama rağmen beni hareket ettiren 6 adet kaslarım vücudun öteki kaslarına oranla çok kuvvetlidir. Ortalama bir günde görünmesi gereken şeyler üzerinde keskin bir odaklama için 100.000 defa hareket ederim. O aynı hareketi bacak kasları yapmış olsaydı 80 km yürümesi gerecekti.

İsm-i Kudüs’ten gelen tanzif emri ile hareket eden temizlik donanımım da aynı derecede şaşırtıcıdır. Bu işler için çevremde üç türlü bez vardır. İkisi benim göz çukurunda kolayca hareket etmemi ve göz kapağının sıkıca kapanmasını sağlayan ve gözyaşının deriyi yumuşatmasını önleyen hafif yağlı bir madde salgılayan yağ bezleridir. Gözyaşı bezlerim tozları ve diğer yabancı maddeleri temizlemek için sürekli bir ıslaklık, yani gözyaşı üretir. Göz kapaklarım da tıpkı bir otomobilin ön camının silicileri gibi çalışırlar. Temizlikten sonra gözyaşı bir kesede toplanır ve oradan bir kanalla burun boşluğuna akar ve burada buharlaşır.

Kaşların da beni alından akan terlerden koruduğu unutulmamalıdır. Ömer dakikada 3 ile 6 kez gözünü kırpar. Yoruldukça bu sayı artar. Gözyaşında etken mikrop öldürücü madde bulunur ki bu da beni bakterilerin enfeksiyonundan korur. Yorgunluğa karşı mümkün olduğu kadar çok istirahat etmekle kendimi korurum. Ömer gözünü kırptığı zamanda ben de istirahat ederim. Eşimle biz nöbetleşe çalışırız. Yani bir süre eşim boş vakit geçirirken işin yüzde doksanını ben yaparım, sonra da o işe koyulur ve ben istirahata geçerim.

Allah her şeyi ahsen-i suret üzerine yarattığından beni de ileri fırlamış elmacık kemikleri ile alın kemiği arasında sağlam bir boşluğa yerleştirmiş ve bunların direk vuruşlara karşı bir tampon görevi yapmalarını sağlayarak Hafiz ismiyle korumuştur. Ayrıca bana çapak gibi çok tahrip edici maddelerin hücumuna karşı alarm vermek üzere duyarlı sinirler de vermiştir.

Ömer benim gibi karşılığında bütün dünya dahi verilse sahip olunamaz ve dest-i kudretten başka hiçbir fabrikada imali mümkün olmayan bir organa sahip olduğunu bilmelidir. Ve benim vasıtamla görmek gibi umumi ve kıymetli bir nimete mazhar olduğunu düşünmelidir. O göz doktoruna gittiğinde âma bir gözcü ile karşılaşmadığını ve göz doktorunun muhakkak görmesi gerektiğini kıyas ederek kendisine yaratılışta gözü veren zatın da hem gözü gördüğünü, hem de ince bir mana olan gözün gördüğünü görmesi gerektiğini idrak etmelidir. Gözüyle sanatlı eserleri görüp, basiretiyle sanatkârı görmemesinin çok garip ve pek çirkin düşeceğini dikkate almalıdır.

Hem kendisine verilen görme sıfatı ile Hâlık’ının külli ve ihatalı sıfatlarına ayinedarlık ettiğinin şuuruyla hareket etse Rabbini tanımak için bir marifet yolunu dahi bulabilir. Hem Ömer Cenab-ı Hakkın kendisine in’am ettiği vücud, cisim ve azaların emanet olarak verildiğini mülk olarak verilmediğini bilmelidir. Çünkü mülk olarak verilseydi, idaresinin de kendisine bırakılması gerekirdi. Onun için Cenab-ı Hakkın kendisine emanet suretinde verdiği hayatına intiharla son veremeyeceğini, gözünü çıkaramayacağını ve mânen gözü kör etmek demek olan gözünü verenin rızası haricinde harama sarf etmenin yanlış olacağını bilmelidir.

Beni onun vücudunda yerleştiren ve mükemmel hizmet ettiren Sani-i Basir’ine karşı şükür olarak, gözünü imanın nuru ile ışıklandırsa ve kavileştirse, bütün kâinatı gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir cennet şeklinde görmeye başlar. Benim göz bebeğim de bal arısı gibi bütün kâinat safhalarındaki nakışlı gül ve çiçek gibi delillerden, bürhanlardan alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda tatlı imanlı balları yapmaya vasıta olur. Ömer eğer gözünü her şeyi gören gözün sanatkârının hesabına ve izni dairesinde çalıştırsa o zaman beni şu büyük kâinat kitabının mütalaacısı ve küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkarır. Kendisi de emanette emin bir kul olarak hayatını geçirir ve yeryüzünün halifesi mertebesine çıkar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım