Risale-i Nur’un mana dünyasına “olduğu gibi” girebilmek-2: “Bilgi yığını”na dönüştürmeden okumak

Bu yazı bir öncekinde temas etmeye çalıştığım konuyla çok yerde kesiştiği için bir devam yazısı oldu. Ama burada Risale-i Nur yerine tüm iman ve Kur’an hakikatleri ifadesini de koyabiliriz.

Geçenlerde katıldığım bir seminerinde çok hayati bir konuya temas etti Senai Demirci. Anlatmasına göre konuk olduğu bir İlahiyat Fakültesinin söyleşisinde salondakilere konuşmanın bir yerinde “Sakın ha ilahiyatçı olmayın!” der. Salondakiler şaşkınlık içinde ne demek istendiğini merakla anlamaya çalışırken şu izahı getirir:

Yani sakın ha eğitim hayatınız boyunca edindiğiniz ilmi kendi bilgi yığınınızın bir nesnesi haline dönüştürmeyin. Çünkü klasik bir ilahiyatçı bir Fatiha suresine insanı her okunuşta yeni baştan ihya ve inşa etme potansiyelini haiz bir İlahi hitap değil; yedi ikilidir, iki defa nazil olmuştur. Kur’an onunla başlar gibi “malumat yığınlarıyla” muhatap olur. Siz sakın bunu yapmayın!

Kendi namıma bu cümlelerin oldukça canımı yaktığını söylemeliyim. Sahi bende de yok muydu bu maraz? Risale-i Nur’a muhatap olma çabasındaki bir çok insan da aynı dertten muzdarip değil miydi? Risalelerdeki o her okunuşta yeniden ihya ve inşa etme potansiyeline sahip cümlelerin bizde “okumuştuk/dinlemiştik/biliyoruz” şeklinde ma’kes bulması gibi bir algı zaafiyetine yer yer, belki çoğu zaman biz de gark olmuyor muyduk?

Bir kaç misalle inceleyelim:

12. Söz’deki Kur’an talebeleri-felsefe tilmizleri arasındaki farkları okurken metne “Bakalım benim grubum olan Kur’an talebelerinin hususiyetleri nelermiş? Felsefe talebeleri ile aramızda ne farklar varmış?” şeklinde muhatap olmak ile “Acaba şu an benim aklım, kalbim, vicdanım ne durumda? Burada sayılan hakikatler ekseninde kendime bakacak olursam şu halimle Kur’an talebesi olmayı hakediyor muyum, yoksa felsefe talebesi sıfatına mı daha yakınım?” diyerek metni bizzat bir “ameliyat masası” görerek okumak arasında fark yok mudur?

Ya da “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” ifadelerini hayırlı işlere başlamadan besmele çekilir olarak anlayıp manayı sınırlandırmak yerine “Bismillah, Rabbimizin tüm Esmalarını ihtiva ediyor. Ve tüm kainatta zerrelere kadar her şey ama her şeye O’nun Esmaları hatırına vücûd veriliyor ve yeniden yaratılıyor. Dolayısıyla ben Bismillah’la başlamaktan öte Bismillah’a başlarım” diye muhatap olmak bize daha derinlikli ve geniş inkişaflar yaşatmaz mı?

Veya Küçük Sözler’de çok sık muhatap olduğumuz iki kardeşin uzun bir seyahata çıkması, daha sonra yolun ikiye ayrılıp yol başında ciddi bir yol göstericinin bulunması meselesine “Bu iki yol hikayedeki iki kardeşe mahsus değil. Ben her gün hem afakta hem enfüste bana iki yol seçeneği sunan bir çok olay yaşıyorum. Ve her yol ayrımımda bana doğru yolu işaret eden bir yol göstericim de (Vahiy, Sünnet-i Seniyye, Risale-i Nur…) bakmasını bilirsem var.” şeklinde muhatap olabilmek bizi daha bir derûnumuzdan yakalamaz mı?

Onlar Kur’an-ı Kerim’i okuyacaklar, fakat Kur’an-ı Kerim onların gırtlaklarından aşağı geçmeyecek.“[1] bir taifeden bahsediyor Peygamber Efendimiz (ASM) bir hadisinde. Bu taifenin kim olduğu, Haricilere mi işaret ettiği vs. İslam alimleri arasında çokça müzakere edilmiş. Biz iyisi mi bu hadisin manasını -kendimizden ötekileştirmeden- mühim bir ikaz edici olarak rehber edinelim ve “Kur’an-ı Kerim hakikatlerini okuyacaklar, ama okudukları hakikatler gırtlaklarından aşağı geçmeyecek” şeklinde bir hitaba mazhar olmaktan çekinelim. Yani onlara kuru bir bilgi yığını olarak muhatap olmaktan içtinap edelim. Belki de Nur’ları bir ameliyat masası olarak görür de her cümlesine cerrahi bir operasyona sokulmuşuz gibi muhatap olabilirsek işte o zaman -Risale-i Nur’ların layıkını yaptığımızı iddia edemesek de- şu cümleleri zikretmeye hakkımız olabilir:

Bizler hasbelkader, felillâhilhamd, bu kudsi beyanatı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyakını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp yolumuzu doğrultmaya vesile oldunuz. Allah sizden ebeden razı olsun. Nefs-i emmarenin zebunu, cin ve insşeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de bu hasbî ve Kur’ânî hizmetten zevk alıyoruz, layıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz. [2]

Dipnot:

[1] Buhari, Tevhid, 57.
[2] Barla Lahikası, Hulusi Yahyagil’in mektubu, s. 98.

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

4 üzerine düşünceler “Risale-i Nur’un mana dünyasına “olduğu gibi” girebilmek-2: “Bilgi yığını”na dönüştürmeden okumak

  1. burhaner

    Sayın Hocam. Kaleminize güç yüreğinize ferahlar duasıyla. Asrin bu hakikatlerinden derununa inip nasiplenenlerden eylesin Rabbimiz. Gündelik mesail ne kadarda uzaklaştırdı bizleri. Yazılarınızın devamını bekliyoruz inşaallah..

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım