Bir imanî ispat metodu olarak icma

İmanî meselelerde şüpheye düşmenin önemli sebeplerinden birisi, inkar edenleri ister nitelik isterse nicelik olarak gözümüzde büyütmemizdir. Öyle ya, inkar edenler arasında devasa akıllar, muazzam zekalar da var. Nice filozofu, nice bilim insanını küfrün safında görürüz. Kendi aklımızla mukayese ettiğimizde karşımızda büyük akılların ittifakını buluruz. Küçücük aklımızla bunlara karşı nasıl kafa tutarız diye düşünürüz. Belki de bu yüzden hidayete eren düşünürler ve bilim adamları bizim daha fazla ilgimizi çeker. Onların hidayeti sanki bizim derinlerdeki bir şüphemize iyi gelir.

Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde Bediüzzaman bu tür şüphelerden bahseder. Mesela Ayetü’l Kübra’nın mukaddimesinde “yakîn-i imanîyi bu asırda sarsan ve tereddüd veren” iki varta bu konuyla ilgilidir. Ortada kâfirlerin çokluğu ve sıradan akıllara sahip olmamaları gibi bir durum vardır. Mukaddime’de çokluğun bir kıymet ifade etmediği ve aklı gözüne inen filozofların maneviyatta söz sahibi olamayacağı muknî bir şekilde izah ediliyor.

Bununla beraber Külliyatın çeşitli yerlerinde bu tarz şüphelere karşı imanımızı muhkem kılacak önemli bir ispat metodu olduğunu görüyoruz. Küfrün birleşmiş yüksek akılları karşısında biz sahiden kendi küçücük aklımızla yalnız başına mıyız? “Koca Avrupa’nın bu kadar hükeması şu hakikat-i imaniyeyi inkar” ediyor iken “bizim iki hocamızın sözü nasıl tercih” edilsin ki? Bediüzzaman’a göre bu soru içerisinde bir yanılsamayı barındırıyor. Ne Avrupa hükeması bizim zannettiğimiz mertebede ne de kendi safımız bir iki hocadan müteşekkildir. Devamını kendisinden dinleyelim:

Ey biçare nâdan ! Mesele hiç öyle değil. Bu söze hiç hakkın yok. Belki bu mesele  hiç ehil olmadıkları meselelerde naehil birkaç fuzulînin hadsiz ehl-i ihtisasa karşı söz söylemesidir. Bir-iki hoca dediğin, milyarlar beşerin güneşleri hükmünde olan Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî gibi ehl-i ihtisasın icmalarıdır ki; o hakikatı görmüşler, gösteriyorlar. Koca Avrupa hükeması dediğin; maddeperest akılları gözlerine sukut etmiş, maneviyattan uzaklaşmış, şems-i hakikattan ve hilâl-i haktan âmileşmiş; hakkı görmedikleri için hakkı nefyeden, haddinden tecavüz etmiş san’atkârlardır.  قَدْ يُنْكِرُ الْعَيْنُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍوَ يُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ Yani bazı gözü hasta olan kimse, güneşin ziyasını ve vücudu hasta olan kimse de suyun tadını inkâr ediyorlar.

Külliyatın çeşitli yerlerinde, yukarıdaki cevabın açılımı sayılabilecek izahlar bulabiliriz. İmanî meselelerde, diğer bütün delillerle beraber, bir de icma delilinden bahsedebiliriz. Üstadın kavramsallaştırmasıyla bu bir icma-ı manevî’dir. Bu kavram Yirmi Dokuzuncu Söz’de meleklerin varlığı meselesi izah edilirken kullanılıyor: “Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma’-ı manevî ile –tabirde ihtilaflarıyla beraber– bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.” Otuz Üçüncü Söz’ün Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın penceresi olan 32. Penceresinde yine bu icma deliline atıf vardır. Resul-i Ekrem’in (asm) nübüvvetine kendinden evvelki enbiyanın “tevatürle icmaları” ve kendinden sonraki “bütün evliya ve asfiyanın icmakârane tevatürleri” bir delildir. Nübüvvet ise vahdaniyete delildir.

Ayetü’l Kübra risalesinde ulemanın, asfiyanın, mütebahhir ve müçtehid muhakkiklerin icmaı imanî meselelerde çok önemli bir hüccet olarak zikrediliyor:

“Evet, istidadları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve her birisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise karşılarına ancak öyle çıkılabilir.”

Dahası bir de üç icmaın ittifakı vardır ki bu sarsılmaz bir bürhandır:

“Başka başka hakikatlı tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zahir ve bahir olduğunu aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.”

Bunlar gibi daha bir çok meselede icma delilinin kullanıldığını görebiliriz.

Sözün özü icma hakikatinin bize öğrettiği şu ki küçücük aklımızla küfrün büyük akıllarına karşı geliyor değiliz; biz de nokta-i istinad görebileceğimiz kudsî dahîlere, nuranî âriflere sahibiz. İmanımızın dayandığı kuvvetli delillerden birisi de onların icmaıdır. Onlara olan itimadımızı sarsanlar aslında itikadımızı da sarsmakta değil midir öyleyse?

Latest posts by Fatih Çınar (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım