Bir menfur bir korku

Bir menfur bir korku

KİMİN HİMMETİ yalnız kendi nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenîdir.

Hutbe-i Şamiye, Bediüzzaman Said Nursi

Bencillik; şu hayattaki en büyük menfurum, en ciddi korkum. Bu yüzden bencil olduğuna kanaat getirdiğim insanların saadetlerinin sâhiliğine inanmam ve hep bir fevkaladelik ararım. Tebessümlerini ya talihe ya kadere ya bilmezliğe ya da bilinmezliğe yorarım. Esasen bu insanların hayatlarında bahtiyar olacaklarına da pek ihtimal vermem. Kendilerine ve yaşantılarına nazar ederken acımayla öfke, ibretle kızgınlık arasında mütehayyir kalırım. Kurdukları cümlelerin öznelerinde –gizli veya açık– hep bir “ben” bulurum, dudaklarından hep bir “ben” duyarım, gözlerinde hep bir “ben” okurum.

Değil sahibine, tarifine dahi tahammül edemediğim, varlığına güç yetiremediğim, karşısında sükûnetimi muhafaza edemediğim bu seciye; beşeriyetin önünde derin ve karanlıklı bir çukur olarak duruyor yaratılıştan beri. Zamanın ahirinde ise bu çukurun daha da derinleştiğini, kesifleştiğini ve güzelleştiğini (!) görmemek elde değil. Bu cazibedar ve efsunlu çukura düşüp boğulan, debelenip yorulan insanların sayısı da gün geçtikçe artıyor. Hakikatin “bence”lere feda edildiği, yeri gelince “ben” uğruna insanlığa veda edildiği, kendini görmenin, kendini beğenmenin, kendini düşünmenin güzel haslet sayılıp teşvik edildiği; fedakârlığın saflık, feragatın enayilik addedildiği, halim-selimliğin eziklik, diğergamlığın öz güvensizlik bellendiği, kuvvetli veya güzel bir bedenin latif bir ruha tercih edildiği bu asır, her gün yüzlercesini daha bu cezbedici çukura düşürüyor.

Bencillik; yeryüzünde işlenen ilk günahın –aslında her günahın– mukaddimesi, müsebbibi, muharriki. Bencillik; gurur, benlik, enaniyet, riya, kibir, hased, suizan, menfaatperestlik ve daha nice ahlak-ı rezileyi de bünyesinde barındıran “aşağılık” bir üst kavram. Seciyelerin en menhusu, rezaletin en bedihisi, vahametin en elemlisi, felaketin en zararlısı, hakaretin en aşağısı. Asrın, en derin “ben”lerin yetiştiği bu asrın, belki de en ciddi tehlikesi. Farkına varılmaz ve tedavi çareleri aranılmaz ise gerek âfakın gerekse enfüsün her fırsatta pekiştirdiği en meşhur tutum, kanattığı en derin yara.

Basiret sahiplerince bu haslet-i seyyie; düşünmek/düşünülmek, anlamak/anlaşılmak, mutlu etmek/mutlu edilmek önündeki en kalın perde, en yıkılmaz duvar. Ruhun pencerelerine sıvanmış en mülevves çamur, en nursuz efsun, en aynalı illüzyon. Nefse tattırılan en zehirli bal, en sarhoş edici şarap. Koşulan şartların, yapılan hesapların, tutulan defterlerin, taleplerin, arzuların, isteklerin, ihtirasların, itiyatların en makul (!) sebebi, en haklı (!) gerekçesi. Kimi zaman gözyaşlarının, kimi zaman tebessümlerin gizli saklı faili. Sahibini, karanlık bir şehrin çıkmaz sokaklarında dolaştıran ve mütemadiyen maksadının aksine ulaştıran bu duygu; duyguların en cerbezelisi, en haini. Kimilerine göre “insan nev’inin en büyük laneti.” Kişiyi kendine köle eden bu paradoksal zincir, mimsiz medeniyetin tarifiyle en ihtişamlı, en mağrur, en şatafatlı ve en lüzumlu özgürlük madalyası, en değerli “değerlilik” simgesi, en özel kendilik imgesi. Hakikatte ise ruha takılan menhus bir tasma, kendi kuyruğunu kovalayan ahmak bir köpek; arsız bir yular, sahibine binen hadsiz bir merkep.

Bu realiteyi “Kimin himmeti yalnız kendi nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur” şeklinde ifade eden İslam ve insan mütefekkiri Bediüzzaman hazretleri kâinatta hiçbir şeyin yalnız kendisi için varolmadığını, varolamayacağını; evrenin birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde, bütünüyle yekdiğerine, insana, insanlığa hizmet ettiğini belirtiyor. İnsan olmanın da şartını, keyfiyetini ve mahiyetini bu düsturla öğretiyor. Yani nazarını yalnız kendi hayatına, kendi mevcudiyetine hasreden bir varlığın “insaniyet” rütbesini, şerefini, sıfatını, makamını, liyakatini kaybetmeye namzet olduğunu belirtiyor. Keza maddi kâinatın sırlarını çözmeye muktedir olmuş meşhur dâhi Albert Einstein da “Ancak başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır” diyerek insanoğluna hayatın “değerlilik ve yaşanabilirlik” formülünü veriyor. Hakikaten “ben” ve “benim hayatım” çemberinde geçen bir ömür, harcanmış bir hayat, tedrîci bir intihar ve erken bir ölümdür.

Her sebebin bir sonucu olduğunu, olması gerektiğini bize ders veren felsefe ve bilim de iyiliğe, samimiyete, fedakârlığa, özveriye, merhamete velhasılı “karşılıksızlığa” tanım getirmekten aciz. Mamafih tüm saatlerini “ben”e ayarlayıp bütün alarmlarını “ben”e kuran, ruhunun her köşesine aynalar döşeyen, her şeyi maddede arayan, eşyadan ve sebeplerden yardım dilenen, semâvî öğretilere lakayt kalıp kâinat kitabından da ittihad, muhabbet, uhuvvet, tesanüd, muavenet, fedakârlık, feragat derslerini al(a)mayan insan ve insanlık için kıyamet pek yakında…

Ne mutlu mutluluğu başkalarını mutlu etmekte arayana, ne mutlu huzuru huzur vermekte bulana, ne mutlu fedakârlara, ne mutlu diğerkâmlara, ne mutlu “biz”lere!

Muhammed Said Duran
Latest posts by Muhammed Said Duran (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.