Bugünün kâselisleri

TOPLUMLA İLGİLİ FİKİR beyan etmek, başka toplumlarla mukayeseler yapmak ve eleştiriler getirmek bazı ölçülere hassasiyetle riayet etmeyi gerektiriyor. Sünuhat risalesinin “Bir risaleme yazdığım bir zeyldir” bölümü bu açıdan üzerinde durulması gereken bir metindir. Söz konusu bölümde Bediüzzaman bu zamanın “medeni engizisyon”undan bahseder. Bu engizisyon bazı zihinleri ele geçirip İslâmiyet’e karşı kin ve intikam duygularının yayılmasına sebeb olur. Nihai hedefi ise “diyanetsizliğe veya lâübaliliğe veya Hristiyanlığa temayüle veya İslâmiyet’ten şübhe ile soğutmaya bir kapı açmak”tır Bediüzzaman’a göre.

Müslüman toplumlar ile Hristiyan toplumların sosyal ve iktisadî durumlarındaki farkları münhasıran din merkezli açıklamak yanlıştır Bediüzzaman için. “Evet biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî, biri manevîdir.” Maddi sebebin içeriğine baktığımızda Avrupa’nın görece üstün olmasını sağlayan bir dizi faktörün varlığını görürüz. Avrupa Kıtası’nın “vaziyet-i fıtriyesi”nden tutun Avrupalı insanın “bürudet-i mu’tedilane”sine kadar bir dizi coğrafi, sosyolojik ve psikolojik sebeplerden bahseder Bediüzzaman.

İkinci sebebe baktığımızda esasen ideolojiyle ilgili olduğunu görebiliriz. Bu ideolojinin esası kendinden olana yardım etmek, kendinden olmayanı ezmektir: “Her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının uruk-ı hayatına kuvvet vermeye ve İslâmların en can alacak damarlarını kesmeye her vakit âmâde” bir ideolojidir. Bu iki sebebi göz ardı edip Avrupa’nın üstünlüğünü Hristiyanlığa mal etmek eksik bir değerlendirmedir. Dahası mukayeselerin eşit unsurlar arasında yapılması da önemlidir. Mehasin mesaviyle, telahuk-ı efkârın meyveleri bir şahsın gayretiyle mukayese edilemez. Bir tarafın idealleri diğerinin realitesiyle mukayese edilemez. Bu insafsızlıktır, cerbezedir.

Bediüzzaman’ın “Avrupa’nın kâselisleri” dediği kişiler Avrupa’ya duydukları şiddetli meftuniyet ve kendi milletlerine karşı duydukları derin bir nefret hissi sebebiyle hakikati olduğu gibi göremediler. Sathîlik, zahirperestlik ve galat-ı his onların Hristiyan ve Müslüman toplumlar hakkındaki analizlerini geçersiz kıldı. Bugün de yine Müslüman ülkelerde doğup büyüyen bazı kişilerin kendi toplumları hakkında ürettikleri türlü türlü hicv-i âsiyaneleri, iftiraları piyasaya sürdüklerini görebiliriz.

Muhammed Emin Brahimi, Müslüman kökenli muhaliflerle ilgili önemli çalışmalar yapmış bir sosyolog. İslam dairesinden çıkıp Batı’ya giden bu muhaliflerin sosyolojisini yapan Brahimi, bunların menfi İslam algılarının yayılmasında pay sahibi olduklarını dile getiriyor. Bu kişiler genellikle kendi ülkelerinde modernist konumlarından dolayı ölümle tehdit edildiklerini ve bu nedenle Avrupa veya Amerika’ya göç etmeye mecbur kaldıklarını ifade ediyorlar. Brahimi esasında İslam dünyasında ciddi toplumsal problemlerin varlığını inkar etmez. Fakat ona göre muhaliflerin cerbezeli anlatısı son derece problemlidir. Brahimi’nin eleştirdiği nokta Müslüman ülkelerdeki birtakım problemlerin muhaliflerin anlatılarında İslam merkezli ele alınmasıdır. Dini, problemlerin kaynağı olarak gösteren bu tutum, söz konusu ülkelerde diktatörlerin sorumluluğunu en aza indirmiş oluyor. Ayrıca muhaliflerin anlatıları Batı ülkelerindeki siyasal tartışmaların malzemesine dönüşüyor. Bu kişiler genellikle Batılı İslamofobik söylemle uyumlu bir İslam eleştirisi geliştiriyorlar. Onlara göre İslamiyet özü itibarıyla arkaiktir. Batı ile çatışmaya sebep olan da İslamiyet’in bu özelliğidir. Zihinlerindeki Müslüman dünya, din yüzünden bir hapishaneyi andırmaktadır. Batı dünyası ise her türlü dinî batıl inançtan, köktencilikten ve muhafazakarlıktan azade bir vaziyettedir.

Bu muhaliflerin anlatı şemalarının oldukça benzer olduğunu da belirtiyor Brahimi. Örnek olarak İranlı yazar Betty Mahmudi’nin Kızım Olmadan Asla romanını verir. Kitabın tasvir ettiği İran, kadınların mutsuz ve pasif olduğu devasa bir hapishanedir. Bu tip analizler çok basit bir gazeteci mantığıyla yapılmakta ve Müslüman ülkelerin karmaşık yapısını göz ardı etmektedir. Bu anlatılar Müslümanlar ve Müslüman ülkeler hakkında menfi ve özcü kalıp yargı üretiyorlar. Brahimi’ye göre İslam, şöhretlerini artırmak için bu muhalifler tarafından pazarlanan bir meta haline getirilmiştir. Brahimi sözlerini antropolog Lila Abu Lughod’un teklifleriyle bitirir: yapılması gereken, bireysel hikâyelerin nüanslarını ve gerçekliğin karmaşıklığını ortaya koyan çalışmalardır. Bu çalışmalar içsel ve dışsal faktörleri (jeopolitik, sosyolojik, ekonomik, kültürel) de hesaba katmalıdır. Zira şiddet, tahakküm ve dışlama gibi fenomenler küresel, bölgesel ve yerel olmak üzere üç seviyeli dinamiklere dayanır. Müslüman kökenli muhaliflerin anlatıları bu anlamda hakikati yansıtmaktan çok uzaktır.

Bu kişilerin de tıpkı yüz sene öncesinin kâselisleri gibi kendi milletlerine karşı “şer’an, aklen, hikmeten mükellef oldukları hiss-i şefkat yerine hiss-i tahkir, meyl-i incizab yerine meyl-i nefret, meyelan-ı muhabbet yerine irade-i istihfaf, temayül-ü ihtiram yerine meyelan-i techil, arzu-yu merhamet yerine arzu-yu taazzum, seciye-i fedakârî yerine temayül-i infiradî” ile dolu olduklarını görebiliriz. Hamiyet iddiaları muhabbet, hürmet ve merhametten yoksun olmalarıyla suya düşüyor. Kendi milletlerine olan nefretleri, hamiyetsizliklerini gösteriyor; zira “nefret, hamiyetin zıddıdır”.

Latest posts by Fatih Çınar (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.