Cevapsız kalan sorular…

Cevapsız kalan sorular…

HAYAT SAHİPLERİ içerisinde insanı insan yapan ve diğer hayat sahiplerinden farklı ve özel kılan şey insanın soru sormasıdır. İnsan, hayatının bütün evrelerinde sorular sorduğu gibi her döneminin soruları farklılık arz edecek ve etmektedir. Çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık döneminin soruları aynı olmadığı ve olamayacağı gibi sayısal olarak da çoktan aza doğru gitmesi, cevapların bulunması beklenen bir durumdur. Sorulan sorular ve bulunan cevaplar üzerinden dünya görüşü oluşur ve dünya içindeki diğer varlıklarla kurulacak ilişkilerin zemini oluşturulur.

Sorulan soru aynı zamanda kişinin seviyesini de gösteren bir anahtar hükmündedir. Kaliteli ve kuşatıcı sorular cevabın daha kolay bulunmasına sebep olacakken yanlış sorulan bir sorunun götüreceği netice ya cevap bulamamak ya da yanlış cevaplar bulmak olacaktır. Cevaplar bulamamak ve cevapsız kalmak birtakım kriz ve kaoslarımıza neden olacak, hayatı, düşünce dünyamızı ve ilişkilerimizi sorgulatacaktır.

İlk defa, cevapsız kalan soruları, soruların cevapsız kalabileceğini, cevapsız kalan sorular olduğunu, bazı soruların cevabı bilinse bile verilemeyeceğini, suskun kalınabileceğini, çocukluktan gençliğe geçerken merhum Abdürrahim Karakoç’un “Cevapsız Kalan Sualler” isimli şiiri ile fark etmiştim. Şiirin bir bölümü şöyleydi:

Yürü: duvar beton, otur yer beton

Tavana bakarsın “bakma der” beton

Yağmur kokan toprakların nerede?..

Gönlün gamdan göçer, gama taşınır

Boş direkler boynu bükük düşünür

Dalga dalga bayrakların nerede?..

Deprem mi geçirdin, talan mı gördün?

Kanlı haydutlara haraç mı verdin?

Obaların ocakların nerede?..

İnancın cezalı, yüreğin tutsak

Konuşacak yerde çaresiz susmak

Dudakların, dudakların nerede?..

Sorulan sorular kişinin ihtiyaç ve önceliklerinden haber verir. Zaten insanın en evvel merak ettiğini, içinden çıkamadığı meseleyi sorması beklenir. Bazı durumlarda cevabını bildiği halde kendini onaylatmak veya karşısındakini denemek için de sorular sorulabiliyor. (Son cümleye dair bir yazı yazmayı planladığım için buna girmeyeceğim.) İhtiyaç ve öncelik meselesine dair sorulmuş sorulara dair tarihten bir örnek olarak gördüğüm bir metni paylaşmak istiyorum.

Bediüzzaman Said Nursi 1910’da kaleme aldığı Münazarat isimli eserinde istibdat, meşrutiyet, hürriyet vb. konular üzerine konuşur. Eserin başlarında “Teşhis-i maraz için miftâh-ı kelâmı onlara verdim” ifadesini kullanır. Münazarat bu yönü ile soru ve cevaplardan oluşan bir teliftir. Eserin başlarında bir soruda topluca birçok konu aynı anda şöyle sorulur:

İstibdat nedir? Meşrutiyet nedir? Diğeri: Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık. Başkası: Dinimize zarar yok mu? Daha başkası: Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler. Diğeri: Gayrimüslim nasıl asker olacak? İlâ âhir…

Bir soruda topluca sorulan maddelerin her birisi büyük bir başlık ve konu mesabesindedir. Bununla birlikte insanın ve insanların her dönemde düşündüğü ve ihtiyacı olan meseleler yer almaktadır. Soranların zihninden, soruların sorulduğu anda da öncelik ve ihtiyaçlardan haber veriyor. Siyaset ve siyasi idare, ekonomi, din, sosyokültürel, güvenlik ve asayişe dair yönetilen soruların o gün için cevap bekleyen ve cevap bulunması gereken sorular olduğu gözüküyor.

Bir insanın imanı ve inancı da sorduğu sorulara tatmin edici ve tutarlı cevaplar bulmakla kuvvetlenip inkişaf etmektedir. Cevap bulunamadığı zaman elbet inkâra gitmek, ortada kalmak ya da pes etmek de doğru değildir. Özellikle inanç ve iman meselesinde cevapların peşinde olunmalı, “Şimdi cevap veremesem de cevabını bir gün bulurum” düşüncesiyle hareket edilmelidir.

İnsanın soruları vardır. İhtiyaç ve önceliklerine göre sorularını sorar, soru sormalıdır. Bulduğu cevapları öncelikle hazmetmeli ve tam tatmin olmak için yeni cevap arayışına devam etmelidir. Kemâlat ve hakikat yolculuğu “Ben buldum” ile olacak bir şey değildir.

Netice itibarıyla cevapsız kalan sorular ile inanç tam olmaz. Bir zemin kurulamadığı için düşünce inşası gerçekleşmez. Cevapsız kalan soruların olduğu yerde sağlıklı ilişkiler kurulamaz. Cevapsız kalan soruların olduğu yerler ise şeffaf olmayan yerlerdir. Bundan dolayı cevapsız kalan soruların olduğu yerde muhabbet, samimiyet olmaz…

Mehmet Kaplan
Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.