Crusoe bize ne der?

Biz insanlar nereden geldik? Bütün bu teknolojik gelişmeler, kültürel oluşumlar ve farklılaşmalar nasıl meydana geldi? İnsanın giderilmesine en çok ihtiyaç duyduğu ihtiyaçları nelerdir? Nasıl bu kadar büyük şehirler kurduk? Savaşlar yaptık? Bizi harekete geçiren neydi? En derinlerde hissettiğimiz bir duygu mu vardı da biz bütün bu şeyleri yapıyorduk? Bütün buluşlar, sevişler, üzülüşler, korkuşlar nereden geliyordu? Peki biz niye ve neye inanıyorduk?

Bütün bu sorular; hayatımız üzerine düşünebildiğimiz için, hayatı anlama ve onda anlam bulma çabamızı ilgilendirdiği için, hayat bizimle alakalı her şeyi ilgilendirdiği için daha da uzatılabilir.

Birçoğumuz Robinson Crusoe‘u okumuşuzdur. Maceraperest bir adamın babasının sözünü dinlemeyip deniz yolculuğuna çıkmasıyla başlayan ve birçok değişik maceralar yaşadıktan sonra, yolculuk yaptığı geminin batmasıyla mucize eseri bir adaya düşmesi ve burada hayatını devam ettirebilmek için yaptığı uğraşları anlatan bir roman.

Bu roman hakkında, Avrupa emperyalizmini harmanladığı ve diğerlerini aşağı gören bir perspektif takındığı için birçokların yaptığı gibi eleştirebiliriz. Ve tabii ki eksik veya eleştirilecek kısımları mutlaka mevcuttur. Ancak ben çok defa sorulduğu için Robinson Crusoe’dan kendi milleti, kültürü ve diğer milletler, kültürler hakkında neler düşündüğünü sormak istemiyorum.

Benim onun hakkında merak ettiğim, adaya ilk düştüğünde geceyi niye bir ağacın tepesinde geçirdiğidir. Batmış gemiden arta kalan malları neden kurtarmak istediğini sormak istiyorum. Robinson Crusoe, neden bir ev yapmak gereği duydu, bunu merak ediyorum. Niye yiyecek stoğunu garanti altına almak istediğini, bunun için tarla ektiğini ve öküz sürüsü yetiştirdiğini sormak istiyorum Robinson Crusoe’a. Yamyamların gelme ihtimaline karşı niye evini güçlendirdiğini de öğrenmek istiyorum.

İnsan bu dünyaya çok aciz ve yardıma muhtaç durumda gözlerini açar. Yapabildiği tek şey ağlamak ve annesinin memesini emmektir. En çok ihtiyacı olan da güven ve emniyettir. Erik Erickson’un psikososyal gelişim teorisinde, ilk evre olan 0-1 yaş arasında, bebeklerin yaşadığı en büyük kırılma noktası ana bakıcıya karşı olan güven veya güvensizlik duygusundadır. Daha sonraki gelişim dönemlerinde de güvenli bir ilişkiye olan ihtiyaç devam eder. Ergenlik çağını atlattıktan sonra genç yetişkinler sağlam ve güvene dayalı emin bir ilişki kurmak isterler.

Bir bebek bu dünyaya geldiğinde bazı meyillerle gelse de bilgi diyebileceğimiz herhangi bir konsepte tam olarak sahip değildir. Çevreyle ve diğer insanlarla olan ilişkilerine dayanarak dünyayı ve çevresini anlamlandırmaya ve bu dünyada yaşamaya dair bir garanti elde edip geleceğe emin bir şekilde bakmak ister. Bunun için dışarıdan gelen bilgileri devamlı olarak işler ve bunları saklar. Bilgi dünyası genişlemeye ve çıkarımlar yapmaya yeterli gelmeye başladığında bunları yeni yaşadığı olayları tahmin etmek için kullanmaya çalışır. Eğer mevcut bilgileri herhangi yeni bir olayı açıklamaya yeterse, bu bilgiyi belleğinde aynı şekilde saklamaya devam eder. Ancak eğer mevcut bilgiler yeni bir olayı açıklayamazsa, bu bilgiyi anlamlandırabilecek yeni algılar üretir ve eski bilgilerini tekrardan yapılandırır.

Bütün bunları yapmasında yatan temel müteharrik, bu dünyada güvenli bir şekilde hayatını devam ettirebilmek ve gelecekten emin olabilmektir.

Robinson Crusoe’a geri dönecek olursak; o da bütün yaptığı işlerde aslında bir bebek gibi hayatını güvenli bir şekilde sürdürebilme kaygısı içindeydi. Memleketinde edindiği mevcut bilgilerini kullanıp istemeden düştüğü bu ada hayatına ayak uydurabilmek için denemeler yapıyordu. Vahşi ada hayatını bilmediği için de bir bakıma bebek gibiydi.

O adaya düştüğündeki ilk gece yaptığı öncelikli şey vahşi hayvanların gelme tehlikesinden emin olmak için bir ağaca tırmanıp geceyi orada geçirmek oldu. Sonraki sabah yaptığı ilk şey batan gemiden arta kalan malzemelerden alabildiği kadarını kıyıya çıkarmaktı. İlk olarak adadaki stoklara bakıp onlardan geçimini sağlamaya çalışmak yerine gemideki malları aldı çünkü gemideki eşyaların yararlılığı konusunda emindi ve onları kullanma konusunda kendine daha çok güveniyordu. Gemideki mallardan, yararlı olduğunu düşündüklerinden getirebildiği kadarını kıyıya getirdi. Daha sonra yaptığı şey ise bir sığınak yapmak oldu çünkü vahşi hayvanlardan ve hava koşullarının kötü etkisinden emin olmak istiyordu.

Kendini bir nebze garantiye aldıktan sonra adada silahıyla birlikte gezintiye çıkmaya karar verdi. Adada gezinirken keşfettiği yiyeceklerden zehirli olmadığına emin olduklarından toplayıp gelecekte yaşayabileceği yiyecek kıtlığına karşı önlem almaya çalıştı. Daha sonra yiyecek deposunu kendi kontrolünde tutabilmek için tarım yapmaya başladı. Barutunun bitmeye yüz tutmasıyla vahşi öküz avlama işi de tehlikeye girmeye başlayınca, et stoğunu da kontrolüne alıp et konusunda emin olabilmek için kendine öküz sürüsü kurmaya başladı.

Bir bebek de Robinson Crusoe gibi farkında olmadan düştüğü bu dünyada hayatını devam ettirebilmek için bilgiler öğrenmeye çalışır. Bu ilk aşamada yeterli güvenliği sağlayabilen bebekler, hayatlarının geri kalanında daha mutlu ve huzurlu olabilirler. Diğer taraftan eğer bir bebek yeterli güvenliği sağlayamazsa, korkuları ve endişeleri bütün dünyasını sarıp olağan bir yaşam sürmesine engel bile olabilir.

Emin olma ve güvenlik duygusu insanın en temel tatmin edilmesi gereken duygularıdır. Bu duygu tatmin edildikten sonra insan, kendine emanet edilmiş insani özellikleri olan sanat, düşünce, mimari gibi şeyleri üretmeye başlayabilir. Belki bundan dolayıdır ki güvenliğin en alt seviyede olduğu savaş ve kavga ortamında insanlar sanat ve ilim faaliyeti yapamazlar. Savaş ve kavga ortamında bile kısa süreli güvenlik anlarında bu insani özellikleri ortaya çıkarmaya çalışabilir insanoğlu. Veya eğer ümit duygusuna yani gelecekte güvenli olacağına dair bir hisse sahipse, savaş ortamında bile sanat ve edebiyat üretebilir -savaş zamanında resim yapan veya şiir, mektup yazan yetişkin ve çocukları buna örnek verebiliriz.

İnsanoğlu, devamlı savaş ve kavganın etkisinden kurtulabilmek için şehirler kurdu, medeniyetler inşa etti. Medeniyetler inşa ederek tabiatta maruz kaldığı güvensizlik ve korku ortamında kendi güvenli ve emin dünyasını kurup orada rahat bir şekilde yaşamını devam ettirerek insani özelliklerini ortaya çıkarmaya çalıştı. Yine de emin olamadı; ordular, polis birlikleri kurdu güvenliği için.

İnsani özellikleri ortaya çıkarabilmenin temeli olan emin olma duygusu imanın da temel bir özelliğidir. İman ve emin kelimeleri aynı kökten gelir. Allah’a iman dünyada yaşayacağımız üzüntü ve sıkıntılara karşı eminlik sağlar ve bizi güvende hissettirir. Meleklere iman her an bizimle dostluk yapan varlıkların olduğunun garantisini verir bizlere. Kitaplara ve peygamberlere iman bu dünyayı anlamlandırma ve bu dünyadan güvenli bir şekilde geçmemizde gerekli olan bilgi ve rehberliği garanti ederler. Haşre iman sayesinde ölüm hakikati karşısında emin oluruz ve bu sayede ölümden de korkmayız. Ölüm, bizim için daha güzel ve güvenli bir alemin kapısı haline gelir. Kaza ve kadere iman bu dünyada yaşadığımız olayların tasdiknamesi hükmüne geçer ve bize huzur verir.

İman sayesinde hakiki insaniyetimize kavuşuruz ve insaniyetimizin özelliklerini en güzel şekilde ortaya çıkartabilecek temeli sağlamış oluruz. İman sayesinde Allah’ın isimlerini anlama ve anlatma yetisine tam olarak kavuşmuş oluruz. Tam manasıyla ilim ve sanat üretebilecek duruma iman sayesinde erişiriz.

İman olmazsa insanın en büyük ikilemlerinden biri ortaya çıkar. Bir yandan tam manasıyla emniyet duygusunu sağlayamaz diğer yandan da içindeki özellikleri ortaya çıkartabilmek için yanar tutuşur. Ancak bu ateş hayatında yaşadığı üzüntü ve sıkıntılarla devamlı olarak bölünür ve sekteye uğrar. Güvenlik duygusunu sağlayabilmek için başka insanlara veya diğer maddelere bağlanmaya çalışır. Fakat ne yazık ki bu maddelerin veya insanların hiçbiri içimizde hissettiğimiz sonsuz emin olma hissini tatmin edebilecek sonsuzluğa sahip olmadıkları için, hakiki insaniyetimizi ortaya çıkartabilmemizi sağlayacak yetenek ve potansiyelden çok uzaktadırlar. Emniyet duygusu sadece, sonsuz olanın varlığıyla ve O’nun söyledikleriyle sağlanabilir.

Toparlayacak olursak, insan bu dünyaya geldiğinde tamamen aciz ve fakir olarak gözlerini hayata açar. Bu acziyet ve fakriyet duyguları başka daha sağlam bir kaynağa dayanarak emniyet duygusunun sağlanmasıyla tatmin edilebilir. Yani insanoğlu ya da insankızı için emniyet duygusu en temel hislerden biridir. Aczimiz ve fakrımız sonsuz olduğu için emniyet duygusu da sonsuzdur. Sonsuz olan emniyet duygusunun tatmin edilebilmesi için de sonsuz emniyet duygusunu sağlayacak imanın altı hakikatine sarılmamız gerekir. Ancak bu şekilde insaniyetimizin gerekleri olan özelliklerimizi ortaya çıkarabilecek temeli sağlamış oluruz.

Aziz Muhammed Akkaya

Aziz Muhammed Akkaya

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Aziz Muhammed Akkaya

Latest posts by Aziz Muhammed Akkaya (see all)

Bir düşünce üzerine “Crusoe bize ne der?

  1. Rahvan Nur

    Iman emin olmak arzusunu tatmin ettiği gibi mü’min(hakiki müslüman) kendinden emin olunan vasfıyla imanin sağladığı sonsun emniyete ayine olmakta. Kendinden halinden ve sözünden emin olunan bir imana hakikat’i fıtrata ulaşmak duasıyla.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım