Dava büyük, müvekkille avukat tek vücut

Evet görüyoruz ki herkesin başına bir dava açılmış. Bu iman ile kabre girme davası. Suç aletinin gençlik olduğu bu davada mahkeme günü gençliğini sefahatte harcamayıp hayırda harcadığını ispatlayabilen kazanıyor. Ama bu dava öyle bir dava ki Hakîm-i Mutlak sonsuz rahmet sahibi. Eğer suçluysan bütün kainat aleyhinde ifade veriyor ve Hakîm-i Rahim yerine Kahhar ismi tecelli ediyor. Çünkü zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez ve layık değil.

Bu davadan zararsız çıkmak için iki seçenek var: Birincisi ölümü öldürmektir ki, “Her nefis ölümü tadacaktır” sırrınca bu seçenek ortadan kalkıyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Kabir kapısını bu dünyadan daha güzel bir yere yani saadet-i ebediyeye açılan kapıya çevirmek.

Peki bu nasıl olacak? Teoride çok basit. Zerreden Şems’e kadar her şeyi yaratan, insana bir ömür içinde 60 yıl, 60 yılın her yılı içinde 365 gün, her günün içinde 24 saat ihsan eden Halık’ın için günlük 1 saatini ayırarak feraizi yerine getirip kebairi terk edersen –ahirzaman için– kabir kapısını saadet-i ebediyeye açılan kapıya çevirip o davayı kazanıyorsun.

Fakat pratik biraz sıkıntılı. Üstad’ın, “Bir ehl-i keşif ve tahkik bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş, ötekiler kaybetmişler” tespiti bunu kanıtlar nitelikte. Acaba insan 124 bin enbiyanın tasdikiyle ahiretin varlığından haberdar olduğu halde neden 24 saatini bu fani dünyaya harcayıp tek 1 saatini ebediye için harcamaz? Neden 60 yıllık dünya hayatını ahirete tercih eder? Tabii ki bu sorunun cevabı nefis ve şeytandır. Her insanın başına imanı kazanarak kabre girme davası açıldığı gibi nefis ve şeytan gibi ebedi hayatı kaybettiren düşmanlar da verilmiştir. Sefahat ve lehviyatın had safhada olduğu bu zamanda her an ölümü düşünmeyip hayatının merkezine rıza-ı ilahiyi koymayan birinin günahlara kapılmaması işten bile değil.

Evet hayatın merkezine rıza-ı ilahiyi koymak gerek. Bu davayı kazanmanın en mantıklı yolu hayatının merkezine rıza-ı ilahiyi koymaktır. Hayatının merkezine rıza-ı ilahiyi koyan ibadetlerini, Allah’a karşı olan tüm vazifelerini gündelik işlerine göre değil gündelik işlerini Allah’a karşı olan vazifelerine göre ayarlar. Nihai amacının hayvan gibi çalışmak olmadığını fark eder ve ahiretine ciddi çalışır. Her an yaz güze ve kışa yer vermesi gibi gençliğin de bir ihtiyarlık ve mevte yer vereceğini düşünüp hakikat-i mevti aklından çıkarmaz.

Gelin bunu bir örnek ile biraz daha açalım: Hacca giden bir insan düşünelim. Hacı önce ihrama girer ve belirli sorumluluklar yüklenir. Merkezi Kabe olmak şartıyla Mescid-i Haram sınırları içerisinde tavaf eder. Vazifesini yerine getirmek düşüncesiyle gönül rahatlığıyla hacdan döner. Eğer ihrama girmenin verdiği sorumlulukları yerine getirmezse verdiği vakit ve nakit sermayesinin arkasından ah vah eder, pişmanlık duyar.

İşte aynı şekilde insan sinn-i buluğa erer ve bazı sorumluluklar yüklenir. Eğer hayatının merkezine rıza-ı ilahiyi koyup daire-i meşruada hareket ederse onun için geriye kalan tek şey saadet-i ebediye kapısının açılmasını ümit ile beklemektir. Eğer gençlik sermayesini haram dairede kullanırsa hem bu dünyada hem de hayat-ı ebediyede kısacık bir zevk ve lezzetin binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler çeker.

İşte hayat böyledir… “Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.” Allah bizleri büyük mahkeme gününde gençliğini hayırlı yolda harcadığını ispatlayabilenlerden eylesin. Amin.

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım