Denge

Her inanç ve düşünce sisteminin kendi içinde tutarlı, kendine has prensip ve kaideleri bulunmaktadır. Belki de bir inanç ve düşünce sistemini “sistem” yapan kendine ait kaide ve kurallardır. Ancak bu kurallardan birisi tek başına sistemin tamamı yerine geçmemekte, diğer kurallar ile birleşerek bütünü ortaya çıkarmaktadır. İki farklı düşünce sisteminin bazı kurallarında benzerlik olması da birinin diğerinin yerine ikame edilebileceği anlamına gelmemektedir.

“İslam düşünce sistemi” de bütün kaide ve kuralları ile kendi içinde tutarlı ve kendine has özellikler taşımaktadır. İman nokta-i nazarında parçalanma söz konusu değil, esaslar bir bütündür. İbadet kısımlarında ise her bir ihmalin ayrı cezası vardır. Ferd, aile, cemaat, devlet ve insanlığa ait kaide ve prensipleri en dar daireden en geniş daireye kadar mevcuttur.

İman edenler açısından bakıldığında da dinin emirlerinin yerli yerinde uygulanması gerekmektedir. Bir emri yapmanın ve tabi olmanın kendi makamında mana ve anlamı varken, başka bir makam için bir mana ve anlam ifade etmemektedir. Müslüman birisinin namaz kılması farz iken, kalp temizliği namaz kılma ibadetinin yerine geçmeyecektir. Bir emirde aşırıya gidip diğer emirleri uygulamamak da istenilen bir tebaiyet örneği değildir. İslamiyet bu yönü ile emirlere uyma hususunda dengeli ve vasat yolu ihtiyar etmeyi öncelemektedir. İfrat ve tefritlerde değil de vasat tercih edilmelidir. Hz. Peygamber (ASM) bir hadisinde “Amelin en hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır” diyerek bu hususa dikkat çekmektedir.

İmam-ı Gazali (RA) “Namaz, Kur’an okuma, hac, cihad ve zühd konusunda olmak üzere aldanmış bulunan pek çok grup” olduğundan bahsetmektedir. Onlardan bir kısmının farzları terk edip nafile ile meşgul olduklarından bahsetmektedir. Dinin bir hükmüne uyma konusunda aşırıya giderken diğerlerinde tefrite düşüldüğünü ortaya koymaktadır.

Mesela kimisi abdestte vesveseye mağlup olmuştur; işi aşırıya vardırarak, dinde temizliğine hükmedilen suya razı gelmez ve necaset konusunda uzak ihtimalleri dahi yakın kabul eder. Fakat iş haram yemeye gelince yakın ihtimalleri uzak değerlendirir. Bazen de tamamen haram olan şeyi yer.

Diğer bir kısmı oruçta gurura kapılmıştır. Belki bütün zamanını mübarek günleri oruçla geçirir. Halbuki oruçlu iken dillerini gıybetten, niyetlerini riyadan, iftar ederken karınlarını haramdan ve daha bir sürü gereksiz hezeyandan korumazlar.

Diğer bir grup da korkutma, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama yolunu tutmuştur. Onlardan birisi insanlara kötü şeyleri yasaklar ve güzel şeyleri emreder, fakat kendini unutur. İyiliği emrederken kaba davranır. Baş olma ve üstünlüğü amaç edinir. Kendisi bir kötülük yapacak olsa da bir başkası ona bunun kötülüğünü açıklasa öfkelenir. “İyiliği emredip kötülüğü yasaklama işini ben yaparım, sen beni nasıl tenkid edersin?” der.

Gazali (RA) farklı alanlardan misalleri çoğaltmaktadır. Bir hükmü öncelerken diğer hükümleri geri plana atmanın “aldanma” olduğu vurgusu ön plana çıkmaktadır. İbadet ve amel sahiplerinin aldanmaları gibi ilim, hizmet, siyaset ve devlet yönetimi konusundaki prensiplerin uygulanmasında da aldanmalar olmaktadır.

Siyasi otoritenin teşekkülü meselesine baktığımız zaman “Ulü’l emre itaat farzdır” hükmünün ön plana çıkarılıp “Emanetin ehline verilmesi”nin geri plana bırakıldığı durumlar ortaya çıkmaktadır. Hele bizim toplumumuzda en küçükten en büyüğe, otoritenin olduğu her yere (aileden, okuldan ve devlet yöneticilerine kadar) itaat öğütlenir. Hangi şartlarda itaat edileceği anlatılmaz çoğunlukla. Otoriteye mutlak bir itaat ortaya çıkmıştır zaman içerisinde.

Yakın tarihimizde zihinlerdeki “ulü’l emre” kayıtsız şartsız itaat anlayışını yıkanlardan birisi Şeyh Said’dir. Şeyh Said, Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde yaptığı müdafaada “Bize itaat vacip olmaktan çıktı, isyan vacip oldu” demektedir. Şeyh Said’in içtihadına göre devlet idarecileri yaptıkları ile itaat edilme vasıflarını kaybetmişlerdir. Dolayısıyla bu şartlarda itaat etmek “aldanma” olacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi de Eski Said dönemi eserlerinde yazdığı makalelerinde, yaptığı konuşmalarında “ulü’l emre itaat” hakikatini vurgulamaktadır. Ancak yine bahsettiği yerde belli kayıtlar koymaktadır. “Sağlam, dindar, hakperest ulü-l emre itaat farzdır” diyerek ulü’l emrin nasıl olması gerektiğinin de tarifini yapmaktadır. Birinci Mecliste, namaza dair yazdığı beyannamede mebusana hitabı “Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akit!” diyerek başlamaktadır. Onlara karşı bir ulü’l emr ifadesi bulunmamaktadır. Onlara meseleleri çözebilecek, çözüm üretebilecek ve siyasetin ehli olarak yaklaşmaktadır. Emaneti taşıyabilecek olunması itaati dengelemektedir.

Said Nursi’nin yaklaşımında dikkat çeken hususlardan birisi de, siyaseti sanat olarak değerlendirmesi ve siyaseti yapanın sadece dindarlığına bakmayıp maharetine de esas almasıdır. “Sanatta maharet ise müreccahtır.” Devleti yönetenin işinin ehli olması hem de şahsi ibadetlerine dikkat etmesi istenilen ve güzel olandır. Ancak bu durum mümkün olmadığında işinin ehli olması öncelik kazanmaktadır. Bir ticari işletmeyi yöneten de aynı böyledir. Dindar olması, takva ehl-i olması, şahsi ibadetlerine dikkat ediyor olmasından önce ticareti bilmesi gerekmektedir. Ticaretten anlamıyor, ama dindar ve mübarek; bunlar ticarette kabul edilemeyecek gerçeklerdir.

İtaat/liyakat esası ile dengeli düşünülmediğinde yönetici eğer istibdat yapıyorsa, istibdadın kutsanması ve meşru görülmesi gibi durumlar ortaya çıkmaktadır. Bu durum zaman içerisinde geleneğe dönüştüğünde bir azınlığın istibdadını netice vermektedir. Ulü’l emr olarak görünenler kutsallaştırılmakta ve sorgulanamaz hale gelmektedir. Birileri bu durumu sorgulamaya kalktığı zaman asi ve hain olmakla suçlanmaktadır. Zira atalardan aktarılan gelenek itaati öncelemektedir.

Alev Erkilet; “Geleneksel çevreler ulü’l emre itaat esasına dayanmayan düzen-karşıtı hareketleri gayrimeşru saymaktadırlar” demektedir. Eğer siz kutsallaştırılmışlara söz söylüyorsanız gayrimeşru ilan edilmeniz sosyolojinin bir zaferi olsa gerektir. İslam düşüncesini bütün kaide ve prensipleri ile yaşamadığımız sürece aşırılıklardan, ifrat ve tefritlerden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. İşimize gelen kısımları bayraklaştırmak, işimize gelmeyen kısımları görmezden gelmek doğru bir tavır olmayacaktır. İki cihan saadetinin anahtarı dünya ve ahiret dengesini iyi kurmaktan geçiyor. Bunun için de evvela dinin hükümlerini uygularken dengeyi temin etmemiz gerekmektedir.

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım