Dışarda rüzgar vardı, içerde yangın…

Dışarda yağmur şıpırtısı, içerde sen.

Dışarda ahir zaman, içerde ben…

Bu muydu, böyle mi bitecekti yolun sonu, niye bakıyorsun gözlerime öyle…

Gün böyle mi bitecekti, güneş böyle kıpkızıl mı olacaktı ufukta.

Cihadın gözyaşları böyle mi süzülecekti kahramanımın içine içine…

Kardeş olduğunu söyleyenler böyle mi atacaktı kuyulara Yusuflarını. Böyle mi yabancılaşacaktı yürekler, ruhlar, gönüller birbirine…

Dışarda vahşet vardı, içerde kan.

Dışarda sen, içerde ben…

Bir yolculuğun serüvenini yaşıyorduk seninle.

Siyahın siyahla yoğrulduğu günlerdi, beyazın beyazdan da beyaz olduğunun iddiasıyla…

Yüreklerin dibe vurduğu, vicdanların sustuğu, kalemlerin ve dillerin susturulduğu, maktullerin cellatlarına vurulduğu günlerdi…

Hakikatin yalana, yalanın hakikate sarıldığı zamanlardı. Yaprakların sararmadan düştüğü, masum ruhların yalancı sinelerde hakkı bulmaya çalıştığı, cerbezenin ve tatlı dilin nezaket ve hakikat zannedildiği demlerdi…

Dışarda propaganda vardı, içerde sen.

Dışarda hilekâr, tek gözlü, içerde ben…

Sahibini arayan hançer şeytanın elindeydi. Bir sarmal oyunu icat edilmişti kitabı okuyanlara… Kitaplarını tersinden okutmaya azmetmişti. Zorlar kolay, kolaylar zor olmuştu. Kelimeler zirüzeber, sözler muhalif ve hakikatin rağmına istimal edilir olmuştu.

Söz yazıyı çiğnemiş, söz yazıyı silmiş, söz yazıyı inkâr etmişti. Söz yazıya dökülmüştü amma yazı idam olmuştu. Söyleyenin söylediklerini inkâr ettiği, sözün hainleştiği günlerdi; yazıya rağmen, yazının onca şahidine, onca imzasına rağmen…

Dışarıda hizmet vardı, içerde hezimet ve sen.

Dışarıda Müslümanlar, içerde Yahudi ve ben…

Çokluğun aldattığı, çokluğun azlığı ezdiği; çokluğun yanılmazlık yükünün altında ezildiği; çokluğun şahitsiz, delilsiz mutlak doğru ilan edildiği; bilgi kirliliğinin şampiyonluğunu tescil ettirdiği; gözlerin yalana değil hakikate yumulduğu; kulakların gıybete, su-i zanna, müfteriye değil ama mazluma, iftiraya uğrayana, türlü türlü ithamlara maruz kalana kapatıldığı hazin zamanların kırgınlıklarıyla doluydu…

Dışarıda biz vardı içerde kavga; sen, ben.

Dışarıda deniz vardı, içerde batanlar, batıranlar.

Bir de sen ve ben…

İhlâssız ilmin nasıl bir şey olduğu anlaşılsın diye yaşatılıyordu sanki yaşananlar.

“Sıdk”ın binadan, paradan, imkândan, markadan ve makamlardan daha büyük, çok daha kuvvetli ve kudretli bir hakikat olduğunun bilinesi ve yaşanılası olsun diye yaşanılıyordu yaşatılanlar…

Sayılabilenlerin sayılamayanlara, görünen makamların görülemeyen makamlara, paranın parasızlara, kuvvetin hakka ve ihlâsa, niceliğin niteliklere galip geldiğinin sanıldığı bir zamanda imanın ve sabrın nasıl bir zafer olduğu anlaşılsın diye…

Karton kalelerin iman kalesi önünde bir bir ve sıra sıra yıkıldığını görmek içindi yaşananlar; acıydı ama tarih tekerrür ediyordu yine de. Acıydı ama ibret alınmayınca tekerrür ediyordu. Yine hak ve hakikat azların omzuna yükleniyor, yine hak ve hakikat azlara gösteriliyordu. Kovularak, dışlanarak, aşağılanarak, ayrımcılık yapılarak, ötekileştirilerek, kapı önlerine konularak…

Maalesef başka çaresi yoktu. Hakikat ancak böyle anlaşılıyordu; acı acı yaşanarak…

Yine kaderin planı işliyordu.  Mükâfat yine kaderin planına teslim olanlarındı. Birilerin birilerinin üstünü çizdiği zamanlardı. Lakin kaderin sahibi kader-i ezelisinde hizmet edecekleri yazmışsa kim onların üstünü çizebilirdi? Hakiki seçilmişlerin yanında mecazi seçilmişler ne ifade ederdi ki?..

Dışarıda yangın vardı, içerde ben.

İçerde alevler yükselirken dışarda sen.

Dışarda rüzgar vardı, içerde yangın.

Dışarda ateşi harlayanlar, içerde ben…

Her şeyin karşılık beklediği günlerdi. Sebeplere tesir verildiği zamanlar…

Mülkün melekûtundan koparıldığı, nefsin ruhtan sıyrıldığı, meleklerin unutulduğu, vicdanın deforme edildiği; haklıya, Hakkın değil halkın teveccühüne göre hüküm biçildiği ve boyun eğdirildiği zamanlar…

Güvenin, sıdkın, sadakatin…  Emanetin, ehliyet ve liyakatin… Müsebbebü’l Esbab’ın, tesirin, tesir ettirenin unutulduğu veya unutturulmaya çalışıldığı zamanlardı.

Düşmanın içerde değil dışarıda arandığı hatta dışarıda olduğundan emin olunan bir zamandı. Geniş dairelerde saatlerin, günlerin, gevezeliklerin ve serseriliklerin hakikate feda edildiği yıllardı. Nefislerin kendini unutarak bir bir boğulduğu yıllar…

En büyük vazifeyi âlemimizde ve fiillerimizde küçülte küçülte unuttuğumuz ve unutturduğumuz yıllar.

Geniş dairenin tesirine esir olduğumuz yıllar…

Sebepleri abarttıkça abarttığımız. Kendi işimizi unutup, Allah’ın işine burnumuzu soktuğumuz zamanlar…

Allah’a teslim olup O’nun güzelliğine esir olamayınca, batıp gidenleri fark edemeyince ve onlara tesir verip esir olunca batanlara özendiğimiz; haramlar yediğimiz, riyakârlık ettiğimiz, tasannuya düştüğümüz, hakkı gizlediğimiz en nihayetinde yüreğimize dünyanın düştüğü ve dünyaya düştüğümüz zamanlar…

Sebeplere takıldık kaldık bu dünya eleğinde. Melekûtu unuttuk, duymaz oldu gönül kulağımız mevcudatın sesini. Vasıtayı kutsadık, dogmatikleştirdik. Dokunulmaz yaptık. Halbuki Risale-i Nur dahi dava değil dava içinde bürhandı…

Dışarda yağmur şıpırtısı, içerde sen…

Dışarıda ahirzaman, içerde ben.

Dışarda ateş, içerde İbrahimler.

Dışarda isimler ve resimler, içerde bir tek sen…

Hani Garibüzzaman’ın dediği gibi ne olursa olsun “Bir tane sıdk, bir harman yalanları yaka[caktı]” muhakkak. Netice ne olursa olsun yalana tenezzül edilmeyecekti. Çünkü, “Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtı“…

Çünkü yalan, Sani-i Zülcelal’in kudretine iftira etmekti.

Çünkü Hakka ve nura ram olanların sahibinin Kitâb-ı Kerim’i, “Hakikat incelse de kopmaz” dersinin hakikatleriyle doluydu.

Dışarda kardeşleri, içerde Yusuflar,

Dışarda zifiri karanlık, içerde Yunuslar.

Bir de sen ve ben…

Bu muydu böyle mi bitecekti bu yolun sonu, niye bakıyorsun gözlerime öyle.

Gün böyle mi bitecekti, güneş böyle kıp kızıl mı olacaktı ufukta.

Cihadın gözyaşları böyle mi süzülecekti kahramanımdan…

Kardeş olduğunu söyleyenler böyle mi atacaktı kuyulara Yusuflarını. Böyle mi yabancılaşacaktı yürekler, ruhlar ve gönüller birbirine…

Hayır! Bu gün güneş batsa da yarın muhakkak güneş doğacaktı yeniden,

Elbet en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktı…

Ama şimdi,

Dışarda vahşet vardı, içerde sen.

Dışarda yağmur şıpırtısı, içerde gözyaşı ve ben…

Bir düşünce üzerine “Dışarda rüzgar vardı, içerde yangın…

  1. Yunus

    Eline yüreğine sağlık, son yaşananlar çok latif çok derin manalarla yazmışsınız.
    Okurken adeta son bir yılda bütün yaşananları bir sinema perdesinde seyreder gibi hayalen izledim. Çok duygulu güzel bir şekilde tasvir edilmiş.
    Maalesef içimizdeki fitne ve bölücüleri bulup temizlemeyemedik ve hep bölücüleri dışarıda aradık aradılar.
    Tabi ki sonuç ortada. Bölünen bir cemaat ve cerbezeler, yalanlar iftiralar… Kırılan onca kalpler.
    Yazık ki ne yazık!
    Ama her şeyi hakkıyla bilen levh-i mahfuzda kaydeden, birgün bütün doğruları elbette görmeyen gözlere ve duymayan kulaklara gösterip duyuracaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım