Dokuzuncu Mukaddime nazarıyla medya eleştirisi

Dokuzuncu Mukaddime nazarıyla medya eleştirisi

Kâinat gerçeği

Risale-i Nur külliyatının Eski Said dönemi eserlerinden birisidir Muhakemât. Havas reçetesi olması hâsiyetiyle, kavranması hem dil hem de konu bakımından nispeten daha zordur. Ancak biraz yoğunlaşmayla kendisine muhatap olanlara hakikat, belâgat ve itikat noktalarında çok mühim inciler vermektedir. Zira “nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir.” Dünyevî, fani bir iş için gerektiğinde Çince bile öğrenenler olduğunu hatırlarsak, bu kadar değerli incileri elimize verecek bir eser, üzerinde yoğunlaşılmayı hak etmez mi?

Kitabın hemen başında yer alan Mukaddimelerden olan Dokuzuncu Mukaddime; kâinata, hayata ve hâdisâta bakış noktasında girişinde çok net bir nazariye ortaya koyar:

Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir.

Demek ki yaratılıştan maksat hayırdır, güzelliktir. Şer, çirkin görünen şeyler ise tebeî hükmündedir. Yani hayra tâbidir. Onun mertebelerini ortaya çıkarmak için va’z edilmiştir. Mesela iyiliğin ne kadar değerli bir şey olduğundan nasıl bu kadar eminiz? Aslında kötülük sayesinde. İyilerin çok önemli insanlar olduğundan neden şüphe duymuyoruz? Aslında kötüler sayesinde. Karşılaştığımız kötü bir olay ya da kötü bir şahıs, bize karşı tarafın ne kadar değerli olduğunu bihakkın hissettirir. Bu sırra remzen Halil Cibran Kum ve Köpük isimli eserinde şöyle demiştir:

Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim.

Kâinattaki bu hayır-şer denklemine dair en büyük ve en zahir delil ise ilgili bahiste fenlerden getirilmektedir. Yani bilim dünyasının varlığı bile kâinatta asıl olanın hayır, düzen, kozmos olduğuna tek başına delildir. Gerçekten de en küllî unsurlardan en cüz’i fertlere kadar kâinatın çarkları arasında düzenli bir işleyiş olmasaydı, yani kozmos değil kaos hükmediyor olsaydı, bilimsel bir tek teori bile ortaya koymak mümkün olur muydu? Zira kaos ortamında hesap edilemezlik ve bilinemezlik söz konusu olacak, dolayısıyla kâinatın herhangi bir cüz’ü hakkında tutarlı bir teori geliştirmek imkânsız olacaktı. Bediüzzaman hazretleri burada şöyle bir mantık silsilesi ortaya koymuştur:

Âlemin her bir nevine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise o nevide olan hüsn-i intizamına keşşaftır. Demek cemi’ fünun, hüsn-i intizama birer şahid-i sadıktır. Evet, külliyet intizama delildir. Zira bir şeyde intizam olmazsa hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaatıyla perişan oluyor.

Aynı şeyi bizi çepeçevre kuşatan hadiseler için de söyleyebiliriz. Güneşinden yağmuruna, rüzgârından toprağına kâinat hadiseleri çoğu zaman tam da bizim için olması gerektiği gibidir. Güneş her sabah muntazaman doğar, yağmur çoğu zaman merhameten yağar, rüzgâr genellikle hafiften eser, toprak ekseriyetle lütfen verir. Afet denilen olaylar ise nadirdir, istisnadır. Kaldı ki onlar da genel düzenin, umumi rahmetin gafil kullar tarafından daha iyi anlaşılmasına vesile olur.

Bu esaslı kaideye binaen rahatlıkla diyebiliriz ki hayat ekseriyetle güzelliklerle doludur. Kötülükler ise gene bu güzellikleri tamamlamak için tebeî olarak yaratılmış ve bu açıdan onlar da güzeldir. Çünkü umumi güzelliğe hizmet etmektedirler.

Medya gerçeği

Hakikat böyle iken, tek işi çirkin görünen hadiseleri gözümüze sokmaya çalışmak olan medya organları akıl ve kalp sağlığımız açısından büyük bir tehlike teşkil ediyor. İnsanın iyiliğe, güzelliğe olan inancını törpülüyor, kimilerinde ise tamamen öldürüyorlar. Şerri asıl, hayrı tebeî imiş gibi göstererek nazarların ters dönmesine sebep oluyorlar. Kâinatta her daim hayır esasken, onlar bu âlemin gittikçe daha kötü bir yer haline geldiği hissiyatını körüklüyorlar. Bu hal ise insanın en değerli emaneti olan kalbinin saflığını kaybetmesine sebep oluyor. Bundan daha büyük bir zulüm olabilir mi?

Bu zulüm mekanizması kısaca şöyle işliyor: İnsanın fıtratında farkı fark etme özelliği vardır. Siyah arka fonda parıldayan beyaz yıldızları, yeşil otlar içerisinde tebessüm eden renkli çiçekleri fark edebilelim diye. Ya da kötü insanlar arasında parıldayan ve tebessüm eden iyi ruhlu insanları görüp ibret alalım diye. Hâlbuki habercilik mantığı bu fıtrî özelliğimizi tam tersi yönde işletir. Kötülüğü/kötüleri cazibedar ve haber edilmeye değer görür. İyilik/iyiler ise sıradan ve değersiz görülür. Kötü bir olay bir iken bin hatta milyonların zihninde onu yansıtır. İyilikler ise hayatın olağan akışında yer alan basit şeyler görülerek bahse konu edilmez. Mesela o gece mahalledeki 999 ev rahat uyumuş, 1 eve hırsız girmişse elbette habercilik mantığında duyurulacak ev bellidir. 999 evde tecelli eden rahmet ve muhafaza nedense kimsenin dikkatini çekmez. Haberciler de bu gaflete çanak tutar ve dünyanın ne kadar güvensiz bir yer haline geldiği dilden dile konuşulur durur. Böylece kötülük iyiliğe galip getirilir. Hakikatte değil sathi nazarda. Olguda değil yüzeysel algıda. Bu açıdan hemen tüm haber kanalları algı operasyonu yapıyor dense yanlış sayılmaz. İstisnalar olsa da maalesef kaideyi bozacak derecede değildir. Sayılarının çoğalmasını temenni ederiz.

Elbette insan fıtraten mahallesiyle, milletiyle, dünyasıyla alâkadardır. İnsaniyet itibarıyla gayrın elemiyle müteellimdir. Bu nedenle oralardan gelecek haberleri merak etmesi de gayet normaldir. Ancak ölçüsüz ve dikkatsizce yapılan gündem takibi, sonuç olarak iç dünyamızda şu tehlikeyi gündeme getiriyor:

Evet, bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alâkadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddi ve manevi pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, manevi bir divane olur ya kalbini dağıtır manevi bir dinsiz olur ya fikrini dağıtır manevi bir ecnebî olur.

Kastamonu Lahikası

Buradaki radyo yerine tüm teknolojik cihazları koyabiliriz. Allah muhafaza, bu cihazların ölçüsüz ve dikkatsiz kullanımı hâlinde meselenin nerelere kadar sirayet edebileceği bu satırlarda açıkça görülüyor. Klasik ve sosyal medyanın zihinler üzerinde ne kadar tesirli olduğu, bu tesirin zihinde kalmayarak kalpteki imana kadar ilişebilmesi gerçekten çok cây-ı dikkat bir hadisedir. Hele günümüzde akıllı telefon ve sosyal medyanın kullanım sıklığını düşündüğümüzde, her ehl-i iman açısından kendi ve çevresi adına ciddi bir teyakkuz hali gerekmektedir.

Medyanın hakikati

Bu mecralardan büsbütün el etek çekmenin tefrit, ölçüsüzce abanmanın da ifrat olduğunu söylenirse, mümine yakışan her şeyde olduğu gibi medya ve teknoloji konusunda da orta/hikmet yolunu bulmaktır. O halde meşru alternatifler bulmalı, kendimizi ve çevremizi de bu güzel alternatiflere ölçülü bir şekilde yönlendirmeliyiz. Böylece ifrat ve tefritten beri olabiliriz, inşallah.

Nur Âleminin Bir Anahtarı’nda teknolojik cihazların kullanımı konusunda özel bir noktaya daha dikkat çekilir. İnsan melek değildir. Nefsi gereği keyifli heveslere de muhtaçtır. Meşru dairede bu ihtiyacın tatmini caizdir. Fakat hava unsurunun yaratılış hikmetine aykırı düşülmemesi adına buradaki oranın beşte biri geçmemesi gerektiği, aksi takdirde nimet iken belaya dönüşebileceği vurgulanır. Orijinal ifadelerinden okuyalım:

Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur’an’ı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimat-ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hata-yı beşerî olarak anladım. İnşaallah beşer bu hatasını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis-i münevver, bir menzil-i âlî ve bir mekteb-i imanî hükmüne geçirmeğe vesile olan bu radyo nimetine bir şükür olarak beşerin hayat-ı ebediyesine sarf edilecek olan kelimat-ı tayyibe, beşte dördü olacak.

Her asırda farklı türde imtihanlar sel gibi akar ve hakiki mü’minler akan bu moda sellerine karşı direnç gösterir. Bu gerçek, nasslarla sabittir. Rabbimiz bu direnişte tüm ehl-i imanın yâr ve yardımcısı olsun…

Son söz: Gözünü ekrana kilitlemiş, klasik veya sosyal medya tiryakisi olmuş, sürekli boş haber ve afaki malumat takip ederek iç dünyasını sıkıntıya boğma bedbahtlığına düşmüş herkese şu hakikati duyurmak isterdim:

Aklını başına al, kalbini temizle—ta şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizamperver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.

Sözler, İkinci Söz

Abdülhamid Karagiyim
Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)
Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.