Düşünce çekirdekleri-4: mealciliğe dair

Düşünce çekirdekleri-4: mealciliğe dair

1) HADİS OLARAK aktarılan her sözün senedine, râvilerine bakmaya lüzum olmaksızın tartışmasız hadis olduğu iddia edilemez elbette. Ama bugün “Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor” diye bir söz işittiğimizde kalbimizden gelen ilk tepkiye dikkat etmemiz lazım. Ne düşünüyoruz ilk anda? Dinlenip ibret alınacak, ittiba edilecek hürmete şayan bir söz değil de sahihliğinin sorgulanması gereken şüpheli sözler gibi görüyorsak hadis metinlerini, hadisleri inkar projesi bizim dünyamızda da iz düşümlerini gösteriyor demektir.

(5 Nisan 2016)


2) Hadislerin sahihliği vb. meseleler üzerine konuşmak isteyenler için beş koşul sayıyor Bediüzzaman:

Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin birinci şartı,

1- insafla,
2- hakkı bulmak niyetiyle,
3- inatsız bir surette,
4- ehil olanların mabeyninde,
5- sû-i telâkkiye sebep olmadan

müzakeresi caiz olabilir.
Mektubat

(6 Nisan 2016)


3) Bediüzzaman’ın hadis-i şerifler konusundaki bir hassasiyeti:

İnkarcılığın ve cahilce sataşmanın moda olduğu bir asırda, ilim ve usûlünü bilmeden hadis-i şeriflere sataşanlar da çok olacağı için Risalelerde “yalan hadis, mevzu’ hadis” gibi terkipler kullanmamaya özen göstermiştir.

Mesela: “Akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına zayıf veya mevzu’ demişler“, “Faraza o hadîslerden birisi mevzu’ da olsa, mevzu’un mânâsı, ‘hadîs değil’ demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır demek değildir ki darb-ı mesel nev’inde ümmet o rivayeti kabul etmiş” tarzında ifadeler kullanmıştır.

Çünkü eski asırların insanları bu terkipleri “sahih hadislerin muhafazası yönünde bir uyarı” olarak anlayabilecek zihni donanıma sahiptiler.

Asrımızda ise bu tarz kullanımlar “tüm hadislerin sıhhatinden şüphe edilebilir demek ki!” gibi bir algıya yöneltiyor seküler zihinleri.

Dikkat edilmeli. Zaman ve zeminin dehşetini nazara alarak söz söylenmeli…

(7 Ekim 2016)


4) İnsan bir saray, bir şehir, bir memleket, bir fabrika gibi kompleks yani “çokların beraberliği” ile oluşan bir yapıdır. Öyle ki insandaki latife ve duyguların çeşitliliği ve keşfi binlerce yıldır bütün ehl-i hakikatin başat konularından birisi olmuştur. İslam düşünce geleneğinde binlerce âlim, bu konuyla ilgili binlerce cilt kitap telif etmiştir ve bu kitaplar hâlâ da okunmaktadır.

Hakikat bu iken mealcilerin sıklıkla “Sizi cahiller sürüsü! Kur’ân’ı anlamadan okuyorsunuz, hiçbir şeye de yaramıyor!” tarzı eleştirileri insanı tanımada ne derece cahil kaldıklarını gösteriyor. Zira insanı binlerce duyguyla donatan Cenab-ı Hak elbette Kur’ân-ı Hakîminde sadece aklın değil her bir latifenin istifadesine de bir pay ayıracaktır.

(27 Mayıs 2017)


5) Ayet-i kerimenin içerdiği mânâ “derin bir okyanus” ise bizim o ayetin mealine yükleyebildiğimiz mânâ ancak “sığ bir gölcük” olabilir. Sadece meal okuyarak Kur’ân’a hâkim olabileceğini sananlar burada aldanıyor.

(9 Şubat 2018)


6) Modern zihin, İslamiyet’in tuvalet adabını dahi düzenlemesini anlayamaz. Halbuki İslamiyet hayatımızı önemli-önemsiz diye kompartımanlara ayırmaz. Yalnız iken de değerliyizdir kalabalıklar arasındayken de. Her ânımız çok kıymetlidir. Bütün kâinatı ilgilendiren çok ulvî gayeler için yaratılmışızdır. Attığımız her adımın iyi ya da kötü bir anlamı vardır. Bu yüzden sünnet-i seniyyede insana ait her bir şeyin kıymetli ve anlamlı kabul edilerek tanzim edildiğini görürüz.

Yolunu nebînin yolu eyleyenlere ne mutlu…

(12 Şubat 2018)


7) Bediüzzaman hazretlerinin İçtihad Risalesi’nde güncellemeci, reformist, modernist tayfanın gözüne gözüne soktuğu çok temel bir şey vardır: Zaman ve zemin okuması. Evet bu nokta, “Gelenek bizi daraltıyor, yenilik şart!” diye tekrarlayıp duran güruhun en temel gözden kaçırdığı noktadır belki de. O yüzden İçtihad Risalesi’nde ilk satırdan son satıra kadar izahlar bu vurgu eşliğinde yapılır.

Esas soru özetle şudur: Kalplerin olabildiğince dünyaya meylettiği, ahiret endişelerinin onuncu plana atıldığı, zihinlerin determinist-pozitivist şartlanmalarla kirlendiği, manevi bünyenin günahlarla lime lime olduğu ahir zaman çocuklarının, Nebevî güneşe en yakın olan sahabe ve selef-i salihîn âlimlerimizin hükümlerini beğenmemek, değiştirmeye kalkışmak hadleri midir?

(9 Mart 2018)


8) Kıt aklımla görebildiğim şöyle bir durum var: Bir zamanlar üstadlarıyla mürşidâne ilişki kuran bazıları, daha sonra nefis ve enaniyetlerinin saptırmasıyla üstadlarıyla kurdukları ilişkilerinde evvela muterizâne, ardından münkidâne ve nihayet münkirâne bir yola savruluyorlar. Hafazanallah!

(3 Eylül 2018)


9) Kopyayla, bütünlemelerle bitirdiği ilahiyatın ardından, yüzlerce yıl ümmete yön vermiş allâmelere edepsizce kafa tutabilme cesareti bulabilmek hakikaten bu acip asrımızın bir özelliği.

(6 Ocak 2019)


10) (Bir mealci modernistin “fıkhî bir hükümle vicdanınızın çatıştığını görürseniz hangisini sorgularsınız?” sorusunu sosyal medyada tartışmaya açmasının ardından yazdığım üç küçük nottu.)

1- Modern zaman insanının “cici” vicdanlarıyla fıkıh ilminin yüksek meseleleri sorgulanmaz. Böyle bir vicdan Bedir harbinde küffarın kellesini uçuran sahabeleri görseydi ona dahi tahammül edemez, kınardı.

2- Modern zaman insanının ukalâ aklıyla “Neyi sorgulayabiliriz?” tartışmasına dahi girilmez. Zira İslâmî terbiyeyle terbiye edilmemiş o akıl edebini ve sınırını bilmediğinden nihayetsiz tahribe yatkındır.

3- Bu tarz ince meseleleri ehlinin arasında değil de böyle kifayetsiz ortamlarda tartışmaya açanlar aldanıyorlar ve aldatıyorlar. Rabbim itikadımızı muhafaza eylesin.

(3 Şubat 2019)


11) Bugün “özgür bir akıl” ile düşünüp kendi hayatını yaşadığını, kendi fikirlerini ifade ettiğini sanan nicelerinin zihni, çoğu modern dönem sonrası ortaya çıkan inorganik ideolojilerle kayıtlı. Bilimselcilik (scientism), ilerlemecilik (the idea of progress), bireyselcilik (egoism) ve son on yıllarda dünyevileşme (secularism) vs…

(13 Eylül 2019)


12) Bediüzzaman’ın Emirdağ Lahikası‘nda tasavvuf yolu için yaptığı bir nitelemeye denk geldim: “Bin seneden beri bu milletin ekser ecdadının bağlandığı bir meslek…” Biraz düşündüm. Tarikatın dünya genelindeki çapı ortada, bin yıllık mazisi ortada ve bilhassa milyonlar meyveleri ortada. İnkarcıların dahi inkar edemediği Abdulkadir Geylanî’den tutun bir bakışıyla fasıkı velî derecesine çıkaran Ahmed Rufaî’ye (ks) kadar. Kaynaklarda hepsi tafsilatıyla var. Tarikatları hoyratça eleştirenler bu yönlere bakmadan birkaç su-i istimalci üzerinden bütün menbâı kurutma derdinde. Allah insaf versin. İnsafa niyeti olmayanların oyunlarını başlarına çalsın.

(19 Eylül 2019)


13) “Kur’ân bize yeter, gerisini salla” iddiasında bulunsa bulunsa sahabeler bulunurdu. Zira hem Kur’ân’ın indiği Arapçaya gayet âşinaydılar hem de âyetler onların ilişkili oldukları olaylara binâen nâzil oluyordu. Halbuki tarih ve siyer vesilesiyle çok iyi biliyoruz ki onlar sürekli nebevî terbiye ve pratiğin gözetiminde âyetleri anlamışlar, yaşamışlar ve aktarmışlardır. Onların hali böyleyken biz ahir zaman müslümanlarının nebevî terbiyeden geçmemiş seküler aklıyla Kur’ân-ı Kerîm’e bihakkın muhatap olabilmesi muhaldir, böyle düşünmek aldanıştır. Nebevî rehberlik bizim olmazsa olmazımızdır.

(29 Kasım 2019)


14) Kendini sağlam müslüman zannedip İslam büyüklerine dahi kafa tutabilecek cüreti bulanlara: Seni gece uykundan beş dakikayı bile feragat ettirmeyip teheccüde kaldıramayan imanın nerede, onları gece beş dakika dahi gözlerini kırpmadan büyük bir iştiyakla ibadet ettiren imanları nerede? Serâ nerede Süreyya nerede…

(30 Aralık 2019)


15) İki-üç meal okumasının ardından Kur’ân’a hâkim olduğunun zannıyla büyük müfessirleri eleştirme cür’eti gösterenler şunu unutmamalı: Kur’ân Allah kelâmıdır, meal ise beşer kelâmı. Allah’ın kelimeleri nihayetsiz, kusursuz, küllî; mealcinin kelimeleri sınırlı, müşevveş, cüz’îdir. Dolayısıyla o müfessirîn-i i’zâmın keskin aklı ve hüşyar kalbiyle bir tek ayet-i kerîmeden aldığı feyiz ve çıkarttığı mânâyı, sıradan bir insan bütün bir meal hatmiyle alamaz ve çıkartamaz. Zira Mütekellim-i Ezelî’nin perdesiz bir tek kelamına hakkıyla muhatabiyet, fâni insanların bütün kelamlarının toplamına râcihtir.

Evet söz odur ve ona derler.

(21 Mayıs 2020)


16) Kur’ân’ın tercümesi sûretiyle nazar-ı beşerde âdileştirilmek ihaneti...” Şuâlar

Bundan yaklaşık seksen sene önce Hüsrev Altınbaşak abi mealcilik akımının amacına bu tarz-ı ifadeyle dikkat çekmiş.

(24 Eylül 2020)


17) Temel itikadî meselelere ilişen bir durum olmadığı sürece Müslümanlar arasındaki fikir ayrılıklarına “mânevî zenginlik” olarak bakılmalı. Aksi takdirde su-i zannın, tartışmaların, kavgaların, kalbî soğukluğun, gıybetin ve sâir arızaların sonu gelmez. İslâm ittihadı da hayal olarak kalmaya devam eder. İslâm’ın derdiyle dertlendiğini söyleyenlerin kulakları çınlasın…

(21 Şubat 2021)

(Bu notu mealciliğe dair notlar arasında paylaşmayı şu yüzden istedim: Başta belirtilen “temel itikadî meselelere ilişen bir durum olmadığı sürece” kaydı, mealcilik akımı için geçerli değildir. Zira onların mesela sahabeye ilişkin tutumları doğrudan zaruriyat alanına taalluk eden arızalar ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Bediüzzaman’ın tabiriyle sahabeler “zaruriyât-ı diniyenin hameleleri ve direkleri”dir. Direkt olarak din binasının kolonlarıdır. Bu nedenle onlara ilişerek, hatta buğz ederek ortaya konan din anlayışlarının “fikir özgürlüğü, ifade serbestliği” gibi Batılı mega söylemlerce meşrulaştırılması, bilerek ya da bilmeyerek sahih İslam itikadının altını oymaya çalışmaktır.)

Abdülhamid Karagiyim
Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: