Eflatun’un “idea düşüncesi” ve “Esma-i Hüsna”

İdeler nazariyesi Eflatun’un ilk defa Menon adlı diyaloğunda ortaya koyduğu, sonrasında olgunluk dönemi eserleri olan Symposion, Phaidon, Devlet ve Phadrios’da tekrar ele aldığı metafizik görüşünü yansıtan bir nazariyedir.

Onun bu nazariyesi kendisinin epistemoloji ve ontoloji düşünceleri ile iç içedir. Bu iç içeliğin en açık görüntüsü O’nun mağara istiaresinde ortaya çıkar. Bu istiareye göre sırtları kapıya dönük bir grup insan doğdukları andan itibaren bir yere oturtulmuş, oturdukları yere bütün azalarından bağlanmış ve hiçbir yere kımıldayamamaktadır. Başları ve boyunları da bazı kayıtlarla sınırlandırılmış, yalnız karşı duvara bakabilecek şekilde oturtulmuşlardır. Sırtlarının dönük olduğu mağara kapısında ise gerçek dünya ve hayat devam etmektedir. Kapının yanından bir sürü insanlar gelip geçmekte, çocuklar oynamakta, ticaret ve zanaate ait fiiller sürdürülmektedir. Gerçek hayata dair her şey harfiyyen devam etmekte, sadece mağarada oturanlar bu görüntülerin gölgelerini görmektedirler. Daha öncesinde varlığa dair hiçbir bilgisi olmadığı için de bu gördüğü gölgeleri varlığın kendisi zannetmektedir. Bu esnada mağarada oturanlardan birisi bir şekilde zincirlerinden kurtulsa ve kapıya yönelse gerçek varlığı görecek ve gördüklerinin bu varlıkların salt gölgesi olduğu şuuruna ulaşacaktır.

İşte Eflatun’un bu istiaresi bizim içinde bulunduğumuz hayatı temsil etmektedir. Biz de gördüğümüz alemde “gerçek varlık olan idelerin” bir gölgesini görmekteyiz bu düşünceye göre. İşte tam da bu yüzden Eflatun alemleri ikiye ayırmaktadır. Bunlardan ilki şahit olduğumuz görünüşler alemi, diğeri ise idelerin bulunduğu alemdir. Şahit olduğumuz bu alemin Eflatun’a göre herhangi bir gerçekliği yoktur. Gördüklerimiz yanılsamadan ibarettir. Asıl gerçekliği olan alem ideler alemidir.

Görünüşler alemi ile ideler alemi birbirinden çok farklıdır. Bir tarafta ezeli ve ebedi, değişime uğramayan, yani düşünülebilen akıl yoluyla kavranılabilen hakikatlerin alemi vardır. Bu alemden alınan bilgiye Eflatun “episteme” der. Bu bilgi mükemmel bilgidir. Diğer tarafta ise mevcut idelere göre şekillene gelen ve sürekli değişen, yok olan, tekrar varlık sahnesine gönderilen alem olan görünüşler alemi vardır. Eflatun duyulara ve görünüşler alemine güvenmediği için, bu alemden alınan bilgi güvenilir bilgi değildir. Çünkü kaynağı sağlam değildir. Bu alemden alınan bilgiye ise “doxa” der. Zaten Eflatun’a göre bilmek tek tek objelerden hareketle idelere varmak ve bu ideler arasındaki değişmez sonsuz nisbetleri kavramaktır. İdeler hakkındaki bilgi seviyesi de kişinin felsefe mertebesini gösterir.

Bizim bu dünyada görüyor zannettiğimiz herşeyin hakikati ideler aleminde mükemmel olarak bulunmaktadır. Hatta bizim burada görüyor zannettiklerimiz aslında idelerin yansımalarından ibarettir. Madde aslında bütün vasıflardan yoksun bir hiçtir. Nasıl güneş boşluk üzerinden ısı ve ışığını gönderiyorsa, ideler de aslında etkilerini bu boş mekana gönderirler. Bu boş mekana gönderilen ideleri somut varlıklar haline getiren ise Eflatun’un mimar tanrısı Demiurgus’tur.

İdeler alemi olarak tarif edilen bu alemde varlık bir hiyerarşi içerisindedir. Bu hiyerarşik düzen Eflatun’a göre piramitsel bir düzendir. Aslında bu piramit şekli ideler aleminin düzenli oluşu manasını da ifade eder. Çünkü burada kaos ve durgunluk yoktur, canlılık ve intizam vardır. Bu piramitin en tepe noktasında “iyi” idesi vardır. Piramitte aşağı doğru inildikçe varlıkların mükemmellik dereceleri azalmaktadır. İdeler alemi iyilik ve güzellik alemidir. Dolayısıyla kötü ve çirkin ideleri yoktur. Bunlar ancak mükemmellikten uzaklaşmış madde evreninde görülebilir.

İdeler teorisi gibi Eflatun’un alamet-i farikası olmuştur. İde düşüncesini bu şekilde özet olarak ifade ettikten sonra onun nasıl olup da bu tarz bir metafizik düşünceye sahip olabildiğini, aradaki bağlantıları da kurarak ifade etmeye çalışalım.

Eflatun eşyayı ve kainatı müthiş bir dikkatle inceleyen, anlamaya çalışan bir insandır. Bu incelemeleri ve eşyayı tanıma, kendini sorgulama faaliyetleri esnasında belki de en çok dikkatini çeken şey hiçbir şeyin sabit kalmadığı, doğum-yaşam-ölüm süreçlerinden istisnasız olarak geçtiği hakikatidir. Kainatta inanılmaz bir değişim ve dönüşüm vardır. Bu esnada dikkatini çeken bir diğer önemli husus da duyuların ne kadar yanıltıcı olduğunun farkına varmasıdır. İşte bu durum onu herşeyin hakikatini aramaya ve gerçek bilgiye ulaşma çabasına yönlendirmiştir.

Bilindiği gibi Eflatun Sokrat’ın talebesi olan hakikatli bir filozoftur. Sokrates de birçok görüşe göre vahiy tandanslı bir mahiyete sahip olarak tarif edilmektedir. Ayrıca Fransız araştırmacıların son zamanlardaki felsefe tarihi çalışmalarında elde ettikleri delillere göre Eflatun Sokrates’in ölümünden sonra Mısır’a gittiği ifade edilmektedir. Mısır’a olan yolculuğu önemlidir, çünkü M.Ö. 1000-500 tarihleri arasında gönderildiği kuvvetle muhtemel olan semavi bir din olarak Musevilik Mısır’da hükümfermadır. Şayet Mısır’a olan yolculuk vuku bulduysa, düşünce dünyasının merkezinde yer alan böyle bir dinden Eflatun gibi bir zatın bihaber olması düşünülemez.

İşte Sokrates’ten aldığı derslerinin ve Mısır’da karşılaştığı Musevi inancının, Eflatun’un bilhassa olgunluk dönemi eserlerinde önemle vurguladığı ideler teorisi üzerinde etkilerinin olması kaçınılmazdır. Bu bağlamda ideler teorisinin yine bir semavi din olan İslamiyet’in Esma-i Hüsna öğretisiyle benzerlikleri dikkat çekicidir.

Kur’an-ı Kerim’in de şiddetle tahşidat yaptığı talim-i esma kavramının ideler alemiyle benzerlik ve farklılıklarına geçmeden önce Eflatun’un mağara alegorisinin İslami bakış açısındaki karşılığını ifade etmek manidar olacaktır. Bu meyanda Bediüzzaman Said Nursi’nin Ene Risalesi olarak isimlendirdiği eserindeki ifadeler dikkat çekicidir.

Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki Hallak-ı Kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder.

Eflatunun meşhur istiaresinde mağaradaki çeşitli kayıtlarla sınırlandırılmış adamlar düşüncesi, İslami düşünce mirasında da aynen geçerlidir. Bu mirasa göre insanlar her ne kadar bu eşyanın bir hakikati sabitesi olduğunu kabul etseler de, bu hakikati eşyaya atfetmemiş, ayine olarak değerlendirmişlerdir. Esasında İslam medeniyetinin başlangıcı da bu zihinsel sürecin inşasıyla başlamıştır. Hz. Muhammed’e (ASM) vahyin ilk başlangıcında nazil edilen Alak suresinin ilk ayetleri bu manaya atıf yapar. “Yaratan Rabbinin ismiyle oku!” emri eşyayı aşmak ve eşya üzerinden esmaya muhatap olmak manasını ifade etmektedir.

Bu bağlamda Kur’an öğretisinde her şey özel olarak insanı Yaratıcının esmasına muhatap olmak üzere gönderilmiş mektuplar olarak algılanır. Hiçbir şey kendisi için var değildir. Herşey mana-i harfi cihetinden esma talimi için yazılmış bir satırdır.

Bu kısa girişten sonra İslam medeniyetindeki Esma-i Hüsna ile ideler arasındaki benzerlik ve farklılıkları incelemeye geçebiliriz.

Eflatun’un ideler teorisindeki iki alem ayrımı İslam düşüncesinde de vardır. Onun sistematiğindeki görünüşler alemi İslam düşüncesinde alem-i şehadete, ideler alemi ise alem-i gayba tekabül eder. Bilindiği gibi alem-i şehadetten maksat şahit olunan alemdir. Bu şahit oluş duyu organları vasıtasıyla gerçekleşir. Eflatun’a göre bu alemin herhangi bir gerçekliği yoktur. İslam düşünce dünyasında da bazı ekoller bu manaya yakın ifadeler serdetmişlerse de hakim görüş eşyanın sabit bir hakikatinin varolduğu yönündedir. Ancak eşyanın bir hakikati olsa da ifade ettiği anlamlar esmalardan iktibastır. Mesela estetik açıdan güzel olarak değerlendirdiğimiz bir şeyin vücudu vardır. Ama bu şey güzelliğini ideler sistematiğine göre güzel ya da iyi idesinden alır. Oysa İslam mirasında şeyler güzelliğini Yaratıcının Cemil, Latif, gibi esmalarından alırlar. Görünüşler alemi Eflatun’a göre yanılsamadır. Asıl gerçeklik ideler alemindedir. Oysa diğer tarafta şehadet alemi asıl olmasa ve alem-i gayba dayanarak ayakta dursa da bir hakikat-i sabitesi vardır.

Eflatun’a göre eşya mükemmelliğini kendi idesine yakınlığı ölçüsünde sağlar. Mesela sevgi idesi ideler aleminde mükemmel haldedir. Görünüşler alemindeki sevgiler sevgi idesine göre şekillenmektedir. Mesela bir eşyaya karşı duyulan sevgi, onun sevgi idesine irtibatı ölçüsünde değerlidir. Bir insanın kıyafete karşı duyduğu muhabbet ile annesine karşı duyduğu muhabbetin derece farkı bu irtibatın seviyesinden kaynaklanır. Anneye ya da evlada karşı duyulan sevgi, anne ve çocuğun sevgi idesiyle çok kuvvetli irtibat kurmasındandır. Oysa İslam mirasında ise bu sevgi şeylerin üzerinde tezahür eden esmaya göre kuvvetlenmektedir. Mesela anne üzerine Vedud isminin tecellisi bir arkadaş üzerinde tezahür eden tecelliden kuvvetlidir. Eflatun sistematiğinde mükemmel, saf ve kusursuz olan ideler iken, İslam düşüncesinde bunlar ilahi isimlere karşılık gelmektedir.

Eflatun düşüncesinde ideler salt iyi idelerden oluşmuş bir alemdir. Çirkin ve kötü şeylere karşılık ideler yoktur. Eşyadaki çirkinlikler bu güzel idelerin yansımasından mahrum kalmış kısımlardır. Oysa esma sistematiğinde herşey esmaların tezahürüdür. Ancak tezahür şekilleri farklıdır. Esmaların tezahürlerini hüsna olarak okuyabilmek için bakış açısı değiştirilmelidir.

İdeler teorisindeki görünüşler alemi ve İslam düşüncesindeki şehadet alemi her iki düşünceye göre de karmaşa alemidir. Bunlar sonradan ve sürekli yaratılan, acı ve keyfin iç içe bulunduğu kusurlu alemlerdir. Buna karşılık ideler alemi de, alem-i gayb da müthiş bir intizamın ve dinginliğin bulunduğu alemlerdir. İdeler alemi Eflatun’a göre hiyerarşik ve piramitsel bir yapıdadır. Her ne kadar İslam düşüncesinde alem-i gayba bir mekan ve suret biçilemese de, akla yakınlaştırabilmek adına bir tarif yapıldığında isim-sıfat-şe’n-zat denkleminde piramitsel bir tasavvur oluşturulabilir.

Son olarak Eflatun düşüncesinde insan bu görünüşler alemine gelmeden önce, ideler aleminde bütün ideleri tanıyarak buraya gönderilmiştir. Bu yüzdendir ki insan güzelle karşılaştığında ona “güzel” diyebilmektedir. Yoksa “güzel” idesini bilmeyen bir insan güzel bir şey gördüğünde onu tanıyamazdı. Bilgi idesini bilmeyen bir insanın öğrenmesi mümkün olmazdı. Adeta bütün idelerin insanın içine kodlanması neticesinde şu anki insan fıtratı mümkün oldu der Eflatun. İslam düşünce geleneğinde ise -Ene Risalesinden de alıntıladığımız gibi- insanın mahiyetine Yaratıcının isimleri bir mikyas olarak cüz’i manada dercedilmiştir. İnsan ancak bu yapı neticesinde insan olabilmektedir ve insanı diğer mahlukattan ayıran da budur. İnsanoğlu Nebati-hayvani-insani bütün faaliyetlerini bu şekilde gerçekleştirebilmektedir.

Görüldüğü üzere İslam düşünce geleneğinde ki Esma-i Hüsna kavramları ile Eflatun’un ideler düşüncesi arasında bir takım benzerlikler bulunmaktadır. Ancak tüm bu benzerliklere rağmen bir kısmını burada zikrettiğimiz, bir kısmını ise zikredemediğimiz temel ve çok derin farklılıkların olduğu da aşikardır. Bu yüzden sanki birbirine özdeş olarak göstermek ya da göstermeye çalışmak yanlış olur.

Bu yazıda gösterilmek istenen, Eflatun’un düşüncesinin temellerinin şekillenmesinde önemli role sahip iki kaynağın yüksek ihtimalle vahiy kökenli olması ve Eflatun’dan sudur eden bu ideler sistematiğinin köklerinin ve temellerinin, yine vahiy kökenli son semavi din olan İslam dininin önemli bir düşüncesi olan Esma-i Hüsna sistematiği ile gösterdiği benzeşmelerdir. Buradan hareketle belki de bir spekülatif olarak şöyle ifade edilebilir. Musevilik düşüncesinin temellerinde olan bir Yaratıcının isimleri öğretisi ya zamanla değişerek ve bazı bozulmalar göstererek Eflatun’a ulaşmış olabilir. Bu düşünceyi Eflatun farklı ekleme ve çıkarmalar yaparak yeni bir formata soktu. Ya da Eflatun’un ifade ettiği manalar zaman içerisinde bize bir takım değişiklikler ile ulaştı ve halihazırdaki formata büründü. Eflatun’un eserlerinin orjinal nüshalarının olması ve her ne kadar değişiklik olmuş olsa da bu kadar dönüştürücü bir etkisinin olması zor göründüğü için birinci şık daha mantıklı gelmektedir.

Sözün kısası Eflatun’un ideler nazariyesinin zikredilen bu etkiler ile oluşmuş olması mantıklı görünmektedir.

Bir düşünce üzerine “Eflatun’un “idea düşüncesi” ve “Esma-i Hüsna”

  1. Serhad AytaçSerhad Aytaç

    Yazının başlığını görünce ve yazının içinde bu bölümü görmeyince yazmadan olmazdı,
    ‘İslamiyet ise insaniyet-i kübra ve şeriat ise medeniyet-i fuzla olduğundan; alem-i İslamiyet, medine-i fazıla-i Eflatuniye olmağa sezadır'[Bediüzzaman]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım