Emanet-i kübranın beş veçhi

Emanet-i kübranın beş veçhi

EMANET KONUSU yalnız emanet olarak alınırsa insanın kendi vücudu, hayatı, vücuduna ve hayatına lazım olan istidat ve cihazatı ve o cihazatı kullanımı sırasında kendisine emanet edilen, vedia bırakılan eşya, kendisiyle alakalı ne varsa hepsi emanet olur. Fakat esas burada emaneti biz “emanet-i kübra” olarak vasıflandırarak söylersek o zaman mana biraz daha özelleşiyor.

Genel manasıyla emanetin insana bakan veçhesine değindikten sonra biraz daha özel manasıyla emanet-i kübra kavramına bir göz atalım:

Büyük emanetin birinci veçhi insanın mahiyetindeki camiiyettir yani “ene”dir.

İnsana verilen enenin mahiyeti “Ene Risalesi” adı verilen Otuzuncu Söz’ün ilk kısmında şöyle ifade ediliyor:

Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir.

Emanet-i kübranın kendisi değil bir vechidir ene. Ve eneye takılan bütün cihazat bu yönüyle emanet-i kübraya dâhildir.

Benliğimiz ile ilişkilendirilen bütün cihazatımız: aklımız, kalbimiz, ruhumuz, bunların hepsi birer emanettir. Bu anlamda hepsi emanet-i kübraya dâhil oldular. Ne ile; insandaki ene ile. Çünkü yer gökler ve dağların hamlinden kaçındıkları bir şeyi “Ben yaparım” diyerek benlik konusunda kabulde bulunan insandır. Dağlar “ben” demezler mesela. Arz da “ben” dememiş, semavat da böyle bir iddiada bulunmamıştır. Fakat insan “ben” demiş ki bu benlik enedir. Dolayısıyla emanet-i kübranın bir veçhi enedir.

Devam edecek olursak buna bağlı olarak insana verilen emanet-i kübranın ikinci veçhi “Esma-i Hüsna’nın tamamına ayinedarlık yapmasıdır” ki bu da bir emanet-i kübradır. Yani insana yüklenen bir emanet de budur. İnsanın bütün verilen cihazatı ve benliği ile kainatın tamamında görülen Esma-i Hüsna’ya ayinedarlık yapması da ona yüklenen bir emanettir. O zaman insana nüsha-i camia olacaksın denilmiştir. Bu da yine eneye bağlıdır; enenin ayinedarlık yüzü.

Emanet-i kübranın üçüncü veçhesi bunu yapabilmesi için kendisine “vahy”in gönderilmesidir. İnsan yaratılıp sonra başıboş bırakılmamıştır. Gökler yer ve dağların hamlinden kaçındıkları emanet-i kübranın bir veçhi de vahiydir. Diğer varlık Kur’an’ı taşıyabilmekten acizdirler.

Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirseydik kesinlikle, sen onu, Allah korkusundan başını eğmiş, çatlamış görürdün. (Haşir 59/21)

Fakat insan bu büyük emaneti yüklenebilecek bir fıtratta yaratılmış ve emanet-i kübrayı kabul etmiştir. Ancak bu büyük emanetin hukukunu koruyamazsa ve emanete ihanet ederse Haşir suresindeki akıbete mazhar olur:

Doğrusu insan zalum (çok zalim) ve cehuldür (çok cahil). (Haşir 59/21)

Zalum, zalimliğinde sınır olmayan kişidir. Burada aslında ظَلُومًا mübalağa sigası ile gelmiştir. Siga-i mübalağa şudur: sınırsızlık anlamı verir. Meallerde bu ayette “çok zalim” manası verilir ama bu mana eksiktir. Çok zalim ama o çok zalimliğin de bir sınırı vardır. Çünkü çokluk nispi bir sınırdır.

Buraya kadar emanet-i kübranın vecihlerini sıralayacak olursak; birincisi ene, ikincisi Esma-i Hüsna’ya cami ayinedarlık ve üçüncüsü de vahiy sırrı yani vahyin kendisine gönderilmesi ve ona bağlı elçilerin gönderilmesidir (nübüvvet).

Emanetin dördüncü veçhi ise vahiy ve vahyin tebliğcisi olan peygamberden öğrenmiş olduğu ubudiyet vazifesini yapmasıdır. Ubudiyet-i kâmile, kâinatın ibadeti insana emredilmiştir. Salat/namaz emredilmiştir. Bu da ona verilen bir emanettir. İnsanın ibadeti ve özellikle de namazı başka mahlûkatın bütün ibadetlerini cem eder. Bu ise insanı halife-i arz yapar. Böylece insan emanetin bir veçhi olan hilafet vazifesini yüklenir.

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara 2/30) ayeti insana verilen emanetin bu veçhini ifade etmektedir.

Emanet-i kübranın beşinci veçhesi ise “tahiyye” sırrıdır. Bizim namazımızın bir manası da iki vakit arasında bütün mahlûkatın yapmış oldukları tahiyyeleri yani hayat hediyelerini Cenab-ı Hakk’a arz etmektir. Kendi şahitliğimiz vardır. Her insan kendi âleminde o âlemin şahididir. Gördüklerini, şahit olduklarını Rabbine arz etmediğinde tahiyye sırrı bozulur. Bunun neticesinde ise bütün mahlûkat insandan davacı olacaktır. Ne kadar mahlûkla görüştük, temas ettik, şahit olduk, hissettik, yedik, içtik fark etmez nasıl bir temas olursa olsun temas ettiğimiz bütün eşya adedince ibadetleri arz etmekle mükellefiz. Namaz manası da odur zaten. Namaz kılmayarak ve varlıkların tahiyyelerini Cenab-ı Hakk’a iletmeyen bir insan kendisine verilen hilafet emanetine ihanet etmiştir.

Elbette emanet-i kübra bu beş vecih ile sınırlı değildir. Emanetin düşünülmesi ve keşfedilmesi gereken daha birçok veçhi vardır.

Ahmet Feyzi Karabacak
Latest posts by Ahmet Feyzi Karabacak (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.