Emanete sahip çıkmak

Cenab-ı Hak “insan gibi büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan” beşeri, “şecere-i kâinatın en cami ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatap ittihaz ederek” insana ehemmiyet verdiğini göstermektedir.

İnsan, hilafet ve emanet ile mükerrem olması, Rububiyetin külliyet-i şuununa şahit olması, kesret dairelerinde vahdaniyet-i İlahiyeye dellallık etmesi ve ekser mevcudatın tesbihat ve ibadetlerine müdahale eden zabit ve müşahit olması gibi sebeplerden dolayı diğer yaratılanlardan üstündür.

Bununla birlikte insanın en temel üstünlük sebebi, “gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emaneti” yüklenmiş olmasıdır. Peki, bu emanet nedir? Risale-i Nur’da Otuzuncu Söz’ü okumuş olanlar için cevap, bu emanetin “ene” olduğu yönündedir. Bediüzzaman hazretleri ise “emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi enedir” ifadesini kullanmaktadır. Altıncı Söz penceresinden bakıldığı zaman ise “cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahiri ve batıni hasselerindir” ifadeleri ile aslında bizim veya benim dediğimiz her şeyin birer emanet olduğunu göz önüne sermektedir.

Emanet ise kendinden çok mana-i harfi özelliği ile sahibini göstermektedir. Eğer emanet sahiplenilir ve benlik davasına sapılırsa emanete hıyanet etmekten dolayı cezaya müstehak olunmaktadır. O halde cisim, ruh, akıl, kalb, arkadaş, aile, cemaat ve millet vb. bize emaneten verilmiştir. Biz çoğu zaman mana-i harfinin ötesinde mana-i ismi ile sahiplensek de başka manalar ve sahibi yolunda kullanmak için bize verilmiştir.

Risale-i Nur hizmetini ve Risale-i Nur’u düşündüğümüz zaman, bunlar da bize bir emanettir. En başta müellifinin sahiplenmediği kıymetli bir eserdir Risale-i Nur. Cenab-ı Allah’ın bu asırdaki ehl-i iman ve insanlığa bir rahmetidir. “Risale-i Nur, Kur’an’ın malıdır. Benim ne haddim var ki sahib olayım, ta ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkânının dellalıyım.” Hakikatini kat’i olarak ilan etmiştir.

Gelecekte yaşanabilecek veya yaşanacak bazı hadiselere karşı da herhangi bir açık kapı bırakılmamıştır. Müellif kendisi eserlere çoğunlukla müdahale etmediği gibi, eserlere nasıl muamele edilmesi gerektiğinin sınırlarını da net olarak çizmiştir: “Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar allâme ve müçtehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.” Eğer şerh, izah ve tanzim haricinde bir şeyler yapılıyorsa emanet sahiplenilmeye başlanıyor demektir.

Bediüzzaman çile çekti, sürgün edildi, hapislere girdi, mahkemeler de yargılandı; ama ihlas sırrını muhafaza ederek eserlerini telif etti. Hiçbir dünyevi menfaat için mesleğinden taviz vermedi, değerlerini siyasi ve dünyevi gayelere alet ve basamak yapmayarak ihlası hep muhafaza etti. Bu ihlas sırrına binaen “Hazret-i Ali (RA) o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (KS) o harika keramet-i gaybiyesiyle” iltifat etmektedir. Eğer bilerek bu ihlas kırılırsa onların tokadına müstehak olunmaktadır.

Çok farklı yerlerden insanların Risale-i Nur etrafında toplanmaları ve hizmette devamları da ihlas sırrı ile yakından ilgilidir. Bu “hizmet-i kudsiyenin kerameti” ile talebelerin hizmete, çoğu zaman akıl ve fikrin fehmedemediği şekilde “sevk olunmalar, ilhamlar ve ihtarlar” söz konusudur. İlk dönem talebelerin mektuplarında bu hakikate dikkat çekildiği görülmektedir. Onuncu Lem’a’da; “Bu hizmet-i kudsiyenin kerameti üç nevidir.” denildikten sonra birinci nevi olan “o hizmeti ihzar etmek ve hâdimlerini o hizmete sevk etmek ciheti…” karşımıza çıkmaktadır ki kimsenin nefsine pay çıkaramayacağı bir durumdur. Hizmet-i kudsiyeye muhatap olanlar, yani müşteriler kendilerinin günahkâr ve rahmete muhtaç görmeleri önemli düsturlardandır. “Hem deme ki ‘Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’ Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi. Çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.” düsturu ile bir bakış açısı kazandırılmaktadır.

Bütün bu düsturlar ile birlikte Risale-i Nur’daki birçok hakikat gösteriyor ki hizmetin sahibi fani şahıslar olamaz ve fani şahıslar ile de bağlanamaz. Müellif Bediüzzaman bile kendisi ile bağlamamış bu hakikatleri ve sahiplenmeyerek dellallık vazifesini bihakkın yapmıştır. O halde olsa olsa şahıslar birer emanetçi konumundadırlar ve bu nur hizmeti bir emanettir.

Emanetçi sahip gibi davranırsa büyük bir davayı fani şahıslarla bağlamak durumu ortaya çıkacaktır. İlerleyen durumlarda ise “bu hizmeti sadece ben yaparım, ben olmazsam bu hizmet olmaz gibi” düşünceler ve anlayışlar ortaya çıkacaktır. Bununla beraber sahip, yani mülk sahibi “mülkünde istediği gibi tasarruf eder” ama emanetçinin istediği gibi tasarruf etme hakkı yoktur. Eğer mülk sahibi gibi tasarruf edilirse ihanet olur. Risale-i Nur’un sadeleştirilmesinden dünyevi menfaatler için Risale-i Nur’un alet edilmesine kadar birçok problem emanetçi şuurunun yerleşmemesinden çıkmaktadır.

Risale-i Nur hizmetine muhatap bir cemaatin teşekkül etmesi ve sıhhatli bir birlikteliğin sağlanabilmesi de yine “emanetçi” ve “sahip” arasındaki farkın anlaşılması ile yakından alakalıdır. Çünkü hizmet-i kudsiyenin kerameti ile birçok şahıs bir araya gelmektedir. Eğer birileri kendini hizmetin sahibi gibi görmeye başlamışsa ve yeni tanışanlara ona göre muamele ediyorsa cemaatte sıhhatli birlikteliğe zarar gelmesi muhtemeldir. Zira abi-kardeş mesleği hiyerarşik bir yapıya dönüşecektir.

Risale-i Nur’daki şu düsturlar sıhhatli birlikteliğin nasıl sağlanabileceğinin temel umdeleri ve her şartta nasıl muhafaza edileceğinin önemli ölçüleridir.

Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki, “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz.”

Tesanüde, hayatımızı, haysiyetimizi ve dünyevi saadetimizi yeri geldiğinde feda etmeye hazır mıyız veya yeri geldiği zaman feda edebildik mi?

O bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir, deyip nefsinizi susturunuz.

Nefsimizi susturabildik mi?

Medâr-ı niza bir şey varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrepte olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.

Müsamaha ile birbirimize bakabildik mi? Yoksa emanete sahip çıkalım derken kendimizi hizmetin, cemaatin sahibi mi sandık?

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir düşünce üzerine “Emanete sahip çıkmak

  1. Mehmet Kaplan

    Aziz kardeşim; Üstad bende sizin bir ders arkadaşınızım diyerek kendinin de talebe olduğunu söylüyor. Üstaddan daha iyi talebe olamayacağıma göre, oradaki sahipliği prensip bazında düşünmek daha isabetli olacaktır. Zira Üstad Risale-i Nur ile bağlantısının ne olduğunu net ifade etmiştir.
    “Risale-i Nur, Kur’an’ın malıdır. Benim ne haddim var ki sahib olayım, ta ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkânının dellalıyım.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım