Ene risalesinden mühim bir metot

Ene risalesinden mühim bir metot

KUR’ÂN’A VE İMANA ait her şey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir. Öyle ise “Şu küçük bir nüktedir; şu izaha ve ehemmiyete değmez” denilmez.
23.
Mektup

İnsanın küllî hakikati
İnsanı anlamak yani onu bütünlüğü içerisinde kavramak ve bu kavrayışını dile getirebilmek belki de dünyanın en zor işi. Binlerce duygusu, bu duyguların birbiriyle benzerlikleri ve ayrılıkları, her insanda farklı duyguların hâkim olması vs… Çoğuna akıl ermiyor. Bu derece karmaşık manevi ilişkiler ağına sahip olan insanı âciz beşerin hakkıyla kavraması ve anlatması imkânsız. Zaten çoğu insan daha kendi ahvâlini anlayamıyor ki insanın hakikatini anlasın ve anlatsın. Anlatmaya çalışanlar da kendi yakalayabildikleri bazı hakikatleri aktarıyorlar ancak insanı bütünüyle kuşatmak ve en temel soru(n)larına cevap vermek için beşer üstü daha yüksek bir merci’ gerekiyor bize.

Madem yapan bilir, öyleyse bilen konuşur” kaidesi aklî bir kaidedir. Bir ürünü her şeyiyle bilen ancak onun üretici firması olabilir, bu nedenle kullanım kılavuzunu hazırlama hakkı da yalnız onundur. İnsanı da hakkıyla bilen ve bir otorite olarak üzerinde söz söyleyebilecek olan ancak onu bütün duyu ve duygularıyla Yaratan kimse O olabilir. İstisnasız bütün hallerimizi, arzularımızı, çukurlarımızı sadece O bilebileceği için bizi hakkıyla anlayıp yol gösterecek olan da sadece O’dur.

Bu yüzden insan hakkında konuşanların yatayda gevezelik yapmadan konuşabilmeleri için dikeyden gelen vahyi referans almaları bir ön şarttır. Onu referans almayan hatta sıradan bir beşerin kelâmı kadar olsun ona atıf yapmadan yorum yapanlar asla rehber olamazlar. Öyleleri için denilecek olan: “Sizin dininiz size…” Evet vahye kulak kapayarak doğruyu bulmaya çalışanlar da bazı hakikatleri yakalarlar. Ancak her bâtıl ekolde bir dâne-i hakikat zaten vardır. Asıl mesele hakikati bölmeden ve eğmeden külliyetiyle kuşatıp en doğru olanı ortaya koyabilmektir. Bu da ancak bütün eşyayı görerek konuşan Kur’ân-ı Azîmüşşân’a hastır.

Vahiy merkezli insan tasavvuru açısından rehberim kabul ettiğim Risale-i Nur külliyâtında bu noktada birçok rehber ilke bulabiliyorum, elhamdülillah. Ayrıca bu ilkeleri bulmakla kalmayıp hayata geçirebildiğim ölçüde hayatımın güzellik ve anlam kazandığını görüyorum. Bu da insana yakînî bir güven duygusu veriyor, vahyin rehberliğinin ne kadar hayat kurtarıcı olduğunu bizzat müşahede etmenize imkân tanıyor. (Hayata geçiremedikleriniz içinse teessüf etmenize…)

İnsânî bir metot
İnsan benliğinin mahiyeti, vazifeleri ve neticeleri açısından tahlil edildiği “Otuzuncu Söz”de yer alan ene bahsinde, insanın anlaşılması ile ilgili olduğunu düşündüğüm çok kritik bir metot gözüme çarptı. Bahiste tüm insanlık tarihi ikili bir ayrıma tâbi tutularak inceleniyor: Nebîlerin rehberlik ettiği nübüvvet yolu ve filozofların üstatlık ettiği felsefe yolu. Nübüvvetin temel kıstası ubûdiyet, felsefenin temel mihengi ise enâniyet idi. Bu o kadar ince bir ayrımdı ki açıkçası ne Müslüman kimliğiniz ne de bağlı olduğunuz dinî grup sizi tek başına garantiye alamazdı. Zira içeride bir yerlerde enâniyetin sözcüsü olan nefis ile ubûdiyetin temsilcisi olan kalp daimî bir mücadele hâlindeydi ve insan bu ikisi arasında habire gidip gelebiliyordu. Anlaşılan o ki ancak iman ve ibadetleri sürekli takviye edip kalp cephesini güçlendirenlerin ayakta kalabilecekleri dehşetli bir savaş vardı insanın iç dünyasında.

Öte yandan felsefe yolunda yer alan filozofların ekseriyetinin bir Tanrının varlığını kabul ediyor oluşu, meselenin bir Yaratıcının varlığına inanmakla biten bir mesele olmadığının deliliydi. Mevzu çoğu kez “Sebeplere tesir veriliyor mu?” ya da “İnsan kendini ve kâinatı nasıl bir gözle yorumluyor?” gibi kritik sorularda düğümleniyordu.

Konu bu minvalde devam ederken bahsin sonlarına doğru felsefe cephesinin tarih boyunca kabul ettiği dört temel argüman sıralanıyordu. Bu dört argüman sıralanırken yapılan bir tercih dikkatimi çekmişti. Birçok ehl-i ilmin yaptığının aksine karşı tarafın iddiaları ve gerekçeleri “tarafsız” bir şekilde art arda sıralanmamıştı. Yerine göre bu da gerekebilirdi ancak umum ümmete imânî konularda rehberlik etme niyetiyle yazılan bu eserde farklı bir yöntem benimsenmişti. Metinde felsefe cephesinin iddiasının zikredilmesinin hemen ardından vurucu kelime ve cümlelerle Kur’ânî bir müdafaada bulunuluyor, felsefe cephesinin argümanı kâinat şahitliği altında çürütüldükten sonra diğer argümana geçiliyor ve orada da aynısı yapılıyordu. İstisnasız dört madde için de bu durum geçerliydi. Beraber bakalım:

1) Felâsifenin bir taifesi, Cenâb-ı Hakka “mûcib-i bizzat” demişler, ihtiyarını nefyetmişler, ihtiyarını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehadetlerini tekzip etmişler. Feyâ sübhanallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudat, taayyünatlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Sâniin ihtiyârını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!

2) Hem bir kısım felâsife “Cüz’iyâta ilm-i İlâhî taallûk etmiyor” diye ilm-i İlâhînin azametli ihatasını nefyedip, bütün mevcudatın şehâdât-ı sâdıkalarını reddetmişler.

3) Hem felsefe esbaba tesir verip tabiat eline î’cad verir. Yirmi İkinci Söz’de kat’î bir surette ispat edildiği gibi, her şeyde Hâlık-ı Külli Şey’e has, parlak sikkeyi görmeyip âciz, câmid, şuursuz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet-i âliyeyi ifade eden ve her biri birer mektubât-ı Samedâniye hükmünde olan mevcudatın bir kısmını ona mâl eder.

4) Hem Onuncu Söz’de ispat edildiği gibi, Cenâb-ı Hak bütün esmâsıyla ve kâinat bütün hakâikiyle ve silsile-i nübüvvet bütün tahkikâtıyla ve kütüb-ü semâviye bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervahlara bir ezeliyet isnad etmişler.

İşte, bu hurâfatlara sâir meselelerini kıyas edebilirsin…

Bu mühim tercihin arkasında yatan pek çok hikmet olabilir. Benim aklıma gelen ise bu tercih, insanın bir bütün olarak kavranmasından gelen yüksek bir şuurun neticesiydi. Çünkü Risale-i Nur’daki vahiy merkezli insan tasavvuruna göre insan yalnızca akıl kanalıyla çalışan bir varlık olarak görülmez. Onda şeytanı sürekli dinleyen bir nefis de vardır. Kalbinin yanında yer alan ve melekî ilhamları bozmaya çalışan lümme-i şeytaniye isimli bir cihaz da bulunmaktadır. Ayrıca vehim ve vesvese gibi arızalarla insandaki yakîn nuru her an sönme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilmektedir.

İşte bunlar gibi sebeplerden ötürü felsefî iddiaları ve gerekçelerini art arda muhatabın zihnine sunmak, o meselelere vâkıf olmayan basit fikirli bir âvamın aklında birçok soru ve şüphe uyandırabilir, temizlenmesi müşkül lekeler bırakabilirdi. Hâlbuki insanın saadet-i ebediyesini ilgilendiren itikâdî mevzularda çok daha hassas olmak, şefkatli bir şuurun muktezasıydı.

Bütün hayat safhalarının şehâdetiyle bu şefkatli şuura sahip olan Bediüzzaman’ın bilhassa Risale-i Nur eserlerinde bu gibi hassas tercihlere sık sık rastlanmaktadır. İslam tarihi boyunca ümmete imamlık eden ve yürümeleri gereken Kur’ânî yolu gösteren tüm hakikat kahramanları da bu incelikten nasipdârdır. Böyle âlimler sayesinde ümmet ehl-i bid’a ve dalâletin saldırılarından mahfuz kalmakta, peygamberin vârisleri olmalarının sırrı da bu noktada açığa çıkmaktadır.

Abdülhamid Karagiyim
Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)
Share

2 thoughts on “Ene risalesinden mühim bir metot

  1. 1) Felâsifenin bir taifesi, Cenâb-ı Hakka “mûcib-i bizzat” demişler, ihtiyarını nefyetmişler, ihtiyarını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehadetlerini tekzip etmişler. Feyâ sübhanallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudat, taayyünatlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Sâniin ihtiyârını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!

    Burayı anlamadım Abdulhamid hocam. Özellikle şu kısmı: “Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudat, taayyünatlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Sâniin ihtiyârını gösterdikleri hâlde”

    Anlamadığım kısım şu: Rabbimiz, (haşa!) “mûcib-i bizzat” olsa bile; kâinatta, gene şu anki düzen, nizam, intizam ve hikmetli işler olabilirdi. “Hayır” dersen, “neden?” Yani: Kâinattaki ölçü ve düzenin, Rabbimiz’in “fail-i muhtar” veya “mucib-i bizzat” olup olmamasıyla, nasıl bir ilgisi ve sebep – sonuç ilişkisi var? Vesselâm.

  2. Soru için teşekkürler Ayhan abi.

    Kilit nokta özgür irademizi (cüz’i ihtiyârî) anlamak olmalı. Zira ancak bendeki özgür irade sayesinde Yaratıcının da özgür irade sahibi olduğunu anlayabilirim. Yoksa kıyas yapacak bir cihazım olmadığından fail-i muhtar ya da mucib-i bizzat olup olmadığını bilemezdim.

    Misal: Bir odaya giriyorum. Odanın gayet derli-toplu olduğunu görüyorum. Bu odayı toplayan kişinin zorunda olduğu için değil kendi iradesiyle bu odayı böyle topladığını bilebiliyorum. Zira dağınık bırakma ya da kötü toplama gibi seçenekleri varken bu şekilde muntazam toplamayı seçtiğinin farkındayım. Mesela odadaki çiçek kavanozu tam masanın ortasında duruyorsa, bu elbette bütün masayı görüp o çiçeklerin tam ortada durmasını isteyen birinin iradesidir. Çiçekleri tam ortaya koymak zorunda (mûcib-i bizzat) olduğuna kimse ihtimal vermez dimi? Dolayısıyla odadaki ölçü ve düzen odayı toplayanın “fail-i muhtar” olduğuna şehâdet ediyor.

    Kâinata da bu irade gözlüğüyle baktığımızda, her şeyde binlerce neticesiz, karışık ihtimaller içerisinde sürekli neticeli, sanatlı tercihler yapılıyor olduğunu görüyoruz. Kendi cüz’i ihtiyarimiz sayesinde bunun bir zorunluluk değil bir tercih olduğunu derk edebiliyoruz. Sineğin bir kanadı 10 milimetre ise değer kanadı da 10 milimetre. Halbuki 8,9,11,12 gibi birçok seçenek varken hep aynı hassas ölçünün ortaya çıkıyor olması, bunun şuurlu ve özgür bir iradenin tercihi olduğunu gösteriyor.

    Ama dediğimiz gibi, insan evvela kendi özgür iradesinin şuuruna varmalı ki kâinattaki Rabbânî tercihlerin de farkına varsın. Yoksa “nereden bileceğiz” ya da “fark etmez” gibi asılsız iddialar ortaya çıkıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: