Ene üzerine-1: ene kavramı ve eneye ontolojik yaklaşım

ENE, ARAPÇADA BİRİNCİ tekil şahıs zamiri olan “ben” anlamına gelmektedir. Enaniyet ise “benlik” manasındadır. Ene kavramının enânet, enâniyyet, enâiyyet ve enniyyet şeklinde masdar yapılarak farklı anlamlar yüklenip kullanıldığı görülmektedir. İslam âlimleri eneyi iki farklı mana ile tanımlamaktadır. İlk dönem zâhid ve sûfîleri ene ve enaniyeti; kibir, gurur, bencillik kavramıyla tanımlarken, daha sonraki dönemlerde mutasavvıflar “nefis ve nefsâniyet” anlamında kullanmışlar.

Ayrıca biri kötülenen (âdi), diğeri ise övülen (âli) manasıyla iki ene tasviri yapılmış, enenin mahiyetinin iki cihetinden haber verilmiştir. Bu iki ene tasvirini bazı sûfîler üstü kapalı olarak anlatırken Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansur gibi sûfîlerin daha belirgin bir şekilde anlattığı görülmektedir. Sonraki dönemlerde yetişen büyük mutasavvıflar ise enenin mahiyetini tanımlarken Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansur gibi sûfîlerin görüşlerini takip etmişlerdir. Misal olarak Beyazîd-i Bistamî’nin ifadelerinde reddedilen ene ile aşkın eneye işaret ettiğine, Hallâc-ı Mansûr’un ise duasında “Benliğim aramızda perde olmaktadır, benliğinle benliğimi aradan kaldır” derken aşağı benliğinden uzaklaşmak istediğini, aşkın benliğe ulaştığında ise “enel hak” dediğine şahit olunmaktadır.

Gazzalî’nin İhya’sında ise kul ile Allah arasındaki ilk perdenin nefis (ben) olduğunu, bunun aynı zamanda ilâhî latife olduğunu belirttiği görülmektedir. Ebû Bekir eş-Şiblî ise “Ârif bir sineği bile taşıma gücüne sahip değildir” sözü ile “Ârif yedi kat yeri ve göğü bir kirpiğinin üzerinde taşır” sözü arasındaki çelişki hakkında soru soranlara “İlk halde biz biz idik, ikinci halde biz O olduk” diyerek meseleyi iki “ben”in mevcudiyetiyle açıklamıştır.

Yûnus Emre “Beni bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende benden içerü” gibi beyitleriyle bu iki “ben”i dile getirmektedir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre ise “Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı” (Enfâl 8/17) meâlindeki âyet iki “ben”in mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Yani kısaca büyük âlimler tarafından enenin mahiyetindeki bu iki manaya ve bunların birbirinden farkına daima dikkat çekilmiştir.[1]

Ene ve enaniyete ontolojik yaklaşım

Enaniyet kavramının lügat manasına bakıldığında benlik, kendine güvenmek, gurur, hodbinlik, sadece kendine taraftarlık, her yaptığı işi kendinden bilmek tarifleri ile manasına açıklık getirilmektedir.[2] Kelâmcıların çoğuna göre ise ene, ruhla varlık kazanan bedene işaret etmektedir. Mâtürîdîler ise enenin bedene değil ona varlık kazandıran insaniyete (nefs-i nâtıka) işaret ettiğini ifade etmişlerdir. Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî ise “enânete benlik, enâniyete ise izafî olarak hakikat” diyerek “enânet” ve “enâniyet” masdarlarına farklı anlamlar vermektedir.[3]

Ayrıca âlimlerin bir kısım ene tasvirlerinde detaylı izahlar yapılmakta ve hususiyetle enenin mahiyetinin tanımlaması yapılırken enenin vücudunun iki veçhinden bahsedilmekte ve şöyle bir tarif yapılmaktadır:

Biri mücerred (kılıfsız) ene, yani ‘min haysü hüve’ cihetidir. Mücerred ene, mahluk değildir. Vücud-ı itibarisi (varlığı başka şeye nisbet edilen, izafî varlığı) vardır. Fakat vücud-ı haricisi (cismani varlığı) yoktur. Madde ve sureti olmayıp fail ve gayesi bulunduğu için, varlığı vicdanen inkar edilemiyor. Diğeri ise, kılıflı ene cihetidir, kılıflı ene ise, mahluktur.

Bu açıklama ile de enenin ontolojik anlamda mahiyetinin tasviri yapılmış olmaktadır.[4]

Ene hakikati üzerine bir risalesi bulunan Bediüzzaman Said Nursi ise eneyi çeşitli tasvirlerle tarif etmektedir. Ancak ilk olarak eneye şöyle bir açıklık getirmektedir:

Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir. Evet ene zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûbâ ile müdhiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.[5]

Bediüzzaman’ın, Ahzab suresinin 72. ayetinin tefsirini yazdığı bu risalesinde ayette mahlûkatın sorumluluğunu almaktan korktuğu emanetin pek çok vecihlerinden bir tanesinin enenin olduğu izahı yapılmakta, enenin yaratılış vazifesine uygun olarak istimal edildiğinde Cennet ağacı olan nurani Tuba ağacının bir çekirdeği hükmünde olacağı; ancak suistimal edildiğinde ise Cehennem bitkisi olan Zakkum ağacının çekirdeği konumuna düşeceğini ifade etmektedir. Bu cihetle de Bediüzzaman’ın enenin iki manasından, iki yönünden haber veren pek çok âlimle aynı istikamette görüşleri de olduğu anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman enenin tanımını ise şöyle yapmaktadır:

Ene, künuz-ı mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene mahiyetinin bilinmesiyle o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar.[6]

Bediüzzaman, eneyi bu şekilde izah ederek enenin varlık hakikatini ortaya koymaktadır. Ene risalesindeki bu izahla “Ben gizli bir hazineydim. Mahlûkatı yarattım ki, Bana bir ayine olsun, hem o ayinede kendi cemal-i ba-kemal’imi göreyim, hem de mahlûkat Beni tanısın[7] hadis-i kudsîsinden de öğrenmiş olduğumuz esma-i İlahi’nin gizli bir hazine oluşu hakikati ve gizli hazinenin anahtarının insana emanet edilen enede saklı olduğu aktarılmaktadır. Bunun yanı sıra esma-i İlahi’nin gizli hazinesinin anahtarı hükmünde olan enenin bilinmesi, çözülmesi zor olan bir bilmeceye, hayret uyandıracak bir tılsıma benzetilmekte ve bu tılsımın çözülmesiyle yani ene hakikatinin anlaşılmasıyla kâinatın ve varlık âleminin hazinelerinin kapılarının açılacağı ve sırlara vakıf olunacağı hakikati anlatılmaktadır. Ve esmayı okutan bir kitap hükmündeki kâinatın kapılarının, insana verilen istidatlarla açılabileceğini, insanın mahlûkatın en şerefli varlığı olması hasebiyle ve ona verilen emanetle de bu sırlara (aşkın olana) vasıl olmasının mümkün olabileceğine dair bir izahla da bu konuya açıklık getirilmiştir.

Ayrıca enenin vazifesinin ne olduğuna dair de Ene risalesinde şöyle bir izahta bulunulmuştur:

Sâni-i Hakîm insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene bir vâhid-i kıyâsi olup evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.[8]

Buradaki izahta ise mecazi bir temsil metoduyla bir ene tasviri yapılmakta, geometrideki farazi hatlarla yapılan ölçümlerle varılan sonuçlar gibi; ene, Allah’ın sıfat ve şuunatının (iş ve icraatlarının) anlaşılmasında yardımcı olan bir kıyas aletine benzetilmekte ve onunla çizilen farazi hatlarla esmanın anlaşılmasına yardımcı bir basamak olduğu dile getirilmektedir. Burada akla takılan soru ise esmanın marifetinin neden enaniyete bağlı olduğudur. Eserde yapılan izah ise şöyledir:

Çünkü mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz.[9]

Nasıl ki karanlıksız daimi bir ışığın varlığı bilinmez, hissedilemez ancak karanlık devreye girdiğinde ışığın varlığı anlaşılır, öyle de Cenab-ı Hakk’ın ilim, kudret, Hakim, Rahim gibi sıfat ve esması hudutsuz ve şeriksiz olduğundan sınırlı istidatlarımızla anlayamamaktayız. Bu nedenle hakiki bir sınırı olmayan farazi ve vehmi bir had çizmek gerekiyor ki anlaşılsın. İşte bu farazi sınırları çizen ene, enaniyet duygumuzdur. Onunla bir taksimat yaparak mesela “Bu evi nasıl ben yaptım benimdir, bunun gibi de kâinat sarayını ve her şeyi Allah yaptı, Allah’ındır” diyerek Allah’ın malikiyetini anlamaya bir derece yaklaşır. Ve böylece ene, kendi ölçücükleriyle ve cüzi ilmi, cüzi sanatı, cüzi iradesiyle Cenab-ı Hakk’ın sonsuz ilmini, sonsuz sanatını, külli iradesini yavaş yavaş anlamaya başlayabilir. Yani kısaca bize emanet edilen benlik duygumuz olan ene, Rabbimizin ilahlığını, malikiyetini, saltanatını anlamamıza yardımcı olan önemli bir latifedir. O’nun rablığını anlamamız için kendi farazi hatlarımızla çizdiğimiz kıstaslarla (sahiplenme duygumuz gibi) O’nun kâinat sultanlığını bir derece anlamaya yol bulabilmekteyiz. Ve bunun gibi Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfât ve şuunatını bir derece bildirecek, gösterecek binlerce esrarlı hal, sıfat ve hislerin enede saklı olduğunu belirten Bediüzzaman ayrıca şöyle tarif etmektedir:

Âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki o elifin “iki yüzü” var. Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti harfiyedir, başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizanü’l-hararet ve mizanü’l-hava gibi mizanlar nev’inden bir mizandır ki Vâcibü’l-vücud’un mutlak ve muhit ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.[10]

___________________________________________

[1] Süleyman Uludağ, “Ene”, DİA, yıl: 1995, cilt: 11, s. 232.

[2] Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, 2008, Hizmet Vakfı Yayınları.

[3] Süleyman Uludağ, “Ene”, DİA, cilt: 11, s. 233.

[4] Muhammed Doğan, Ene Risalesinin Şerhi, sayfa 17, 2015, Tahşiye Yayınları.

[5] Said Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, s. 535.

[6] Age, s. 535-536.

[7] Camiu’s-Sağir, c. 3, s. 320.

[8] Said Nursi, Sözler, s. 536.

[9] Age, s. 536.

[10] Age, s. 537.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.