Ene üzerine-3: insanın emaneti suistimali

BEDİÜZZAMAN İNSANDAKİ ENENİN vazifesini anlatırken “Sâni-i Hakim, insanın eline emanet olarak Rububiyetinin sıfat ve şuûnâtı hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işârat ve nümuneleri cami’ bir ene vermiştir[1] şeklinde bir izah getirmiştir. Evet, ene bir “ölçü aleti” olması vasfıyla Rububi­yetin niteliklerini ve uluhiyetin fiillerini bilmeyi sağlayan yüksek özelliklere haizdir. Ancak bu değişmez ölçünün, varlığının olmasına gerek yoktur. Yani tıpkı geometrideki farazî hatlar gibi bir ölçü oluşturabilir. “Rububi­yet-i mevhume”, bir malikiyet, bir kudret, bir ilim tasarlar; bir sınır çizer. Bununla muhit sıfatlara bir “hadd-i mevhum vaz’eder.” Buraya kadar benim, ondan sonrası onundur şeklinde bir ayrım yapar. “Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.[2] Yani “kendi iktidarı çemberinde varsayılan benliğiyle, Yaratıcısının rububiyetini kavrar, görünür kendi farazi malikliğiyle, Yaratı­cısının gerçek malikliğini anlamaya başlar. Yaratıcısının bu kâinatın sahipliği hükmüne varır. Bunun gibi bütün sıfat ve ilahî fiilleri bil­direcek, gösterecek sayısız haller, nitelikler ene’de mevcuttur.

Ene’nin “iki yüzü” vardır: Biri iyiliğe, vücuda dönüktür. Bu özel­liği ene’yi feyze, yani iyiliğe yetenekli kılmıştır. Ama bu yete­neği bir şeyi, varlığı meydana çıkartma iktidarında olması değil, “vereni kabul” etme halinde olması şeklindedir. Yani Yunan felsefesi anlayışında iddia edildiği gibi ene, mutlak ve ilk fail olarak tanımlanamaz. Bediüzzaman’ın burada ortaya koyduğu yorum, İslâm’ın anlayışının açıklığa kavuşturduğu Allah’ın mutlak yaratıcılığı ile yaratılmış olan ene arasındaki ilişkinin yeniden yorumu gibi düşünülmelidir. Bu yorum, İslâm düşüncesinde kelam ve felsefe alanında tartışılan Allah’ın yaratma fiiliyle, kulun irade ve davranışı ilişkisinin, İslâm’ın inanç ilkesine sıkıca bağlı kalınarak yorumlanmasıdır. Yani, ene fail değildir, “icattan eli kısadır”, ama bir yönüyle de kötülüğe dönüktür; bu da onu ademe (yokluğa) götüren yönüdür. Onun varlığı, başka varlığın anlamını gösteren anlamındadır. “Vacibü’l-Vücud’un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfatını bildiren bir mizandır.” Ene’yi bu şekilde anlayan ve buna göre hareket eden ise kurtuluşa ermiş olur. Ve “emanetin” hakkını da vermiş olur, böyle bir mertebedeki ene’nin “dürbün”üyle kâinatın ne olduğunu ve vazifesinin ne olduğunu anlar, ene’de bu hakikati onaylayan (musaddık) görür; o “ulum, nur ve hikmet olarak kalır.” Ve “makam-ı ahsen-i takvim”e yükse­lir.[3] Aksi durumda ise yani enenin yaratılış hikmeti ve fıtri vazifesi unutulup bırakıldığında ve yalnızca kendini malik bildiğinde, mahiyetine yani kendisine vedia olarak verilen “emanet”e hıyanet etmiş olunur. Ve bu durumda benliğini şerre kanalize etmiş olup şirk ve dalalet bataklığına yol bularak; yer, gök ve dağların kendisinden korkmuş olduğu ihanete girilmiş olur.[4]

Binler fünunu (fenleri) bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envar-ı marifetini getirdiği vakit nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse nefsinde abe­siyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü şu haldeki ene’nin rengi, şirk ve ta’tildir. Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta onları nazarda söndürür, göstermez.[5]

Yani şerre kanalize edilen bu ene ile insan, kâinatta Allah’ı bildiren hakikatleri göremez, kâinat kitabını ve esmayı okuyamaz hale gelir ki bu haliyle tabiatperest, maddeperest, dinsizlik gibi dehşetli bir cereyana kapılmış olur. O enaniyet; kibir, gurur ve asilik dehlizlerine kapılıp şirk ehlini yani nemrudları, firavunları, şeddadları doğurur. Ene adeta bir “şecere-i zakkum” (Cehennem-zakkum ağacı) suretini alır.[6] İşte Ahzab suresinin 72. ayetinde belirtilen “yer, gök ve dağların tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanet” böyle vazifesinden çıkarılmış, şerre mehaz (kaynak) olan enenin bu cihetidir. Özetle enenin fıtratının bozulmuş, suistimal edilmiş hali ona vazifesini unutturmak ve onu dalalet bataklığına batırmaktır ki bu hal bütün mahlukatın korktuğu en tehlikeli haldir.

Bakara suresinin 31. ayetinde geçen “Âdem’e bütün esmayı öğretti” hakikatinin deruni bir manası da şudur ki: “İnsanın yaratılan diğer bütün varlıklara karşı üstünlük cihetinin, bütün esmayı öğrenmesine bağlı olmasıdır. Ve bütün esmayı talim edebilmesi için insanın istidadına ‘emanet-i kübra’ gibi büyük bir emanet yüklenmiştir. Ahzab suresinin 72. ayetinde yer, gök ve dağların tahammülünden korkup, çekindiği ‘emanet’e büyük İslam âlimleri; Kur’an, oini tekliflerin tamamı, İslam’ın emirleri, farzlar, Allah’ın emirlerine hakkıyla itaat, yasaklanan şeylerden sakınmak, ibadetler, insana ihsan edilen her nimet, akıl, yer yüzüne halife olma kabiliyeti, devlet idaresi, insan azaları, halk arasında bilinen emanet” gibi anlamlar yüklemiş ve buna göre yorumlamışlardır.

Son asrın âlimlerinden Bediüzzaman ise Ene risalesinde emanet-i kübranın binler ferdinden birisinin ene olduğunu ve Cenab-ı Hakk’ın sıfat ve esmasının marifetinin eneye bağlı olduğunu detaylı surette izah etmiş ve o enenin vazifesi haricinde kullanılmasıyla yani suistimal edilmesiyle, fıtratının bozulmasıyla insanı, o bütün mahlukatın dehşetle korkup sakındığı şirk ve dalalet bataklığına götüreceğini ve insanın helaketine neden olacağını anlatmıştır.

Ene kavramı benlik olarak açıklanmaktadır. Bunun yanı sıra insandaki bu benlik Allah’ın Rablığını bildiren bir haslet olması cihetiyle yalnızca insanın istidadına konulmuştur. İnsan ene vasıtasıyla Rabbini tanıyıp O’nun kudret sıfatından gelen kâinat kitabının ayetlerini okuyabilmektedir. Ve enede bulunan istidad ile insan, akli ve kalbi latifelerini tanımlayabilmekte yani yaratılanı okuyup Yaradan’ı hakkında marifet sahibi olabilmektedir. Fakat insan ene’yi yaratılış hikmetine aykırı olarak çalıştırdığında ise (eserden müessire geçememekte) azgınlıkla Allah’a şirk koşmakta ve Allah’a asi olmaktadır. Bu nedenle sonuç olarak enenin mahiyetinin, hikmetinin iyi bilinmesi ve varlık hakikatinin iyi anlaşılması çok önemlidir. Zira enenin vazifesini gereğince yerine getirmek, ona göre yaşamak; vedia olarak bırakılan emanetin hakkını muhafaza etmek demektir. Bu emanet öyle mühim, öyle değerlidir ki onu fıtratına uygun kullandığında yaratıcı hakkında marifet kazanılmakta, esmanın hakikatine vasıl olarak kainatın sırları anlaşılmaktadır. Bu nedenle bu kadar kıymetli bir emanetin hakkını muhafaza etmek ancak mahlukatın en şereflisi olan insana layık görülmektedir.

_____________________________________________________________________________________________

[1] Said Nursi, Sözler, s. 536.

[2] Age, s. 536.

[3] Age, s. 537.

[4] İsmail Kıllıoğlu, Tabiat Felsefesi Açısından Bediüzzaman Said Nursi’de Tabiatın Temellendirilmesinde ‘Ene’ Kavramı”.

[5] Said Nursi, Sözler, “Otuzuncu Söz” (Ene Risalesi), s. 538 ve ayrıca bkz. Sözler, “On Birinci Söz”, s. 120-129.

[6] Age, s. 539.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.