Gıptaya dair düşünceler

Gıptaya dair düşünceler

NUR TALEBESİ BİR arkadaşla yazışmamızda, söz gıpta meselesine gelmişti. Onun söylediği “Mesleğimizde gıpta yoktur” cümlesini çok doğru bulmamıştım. Zannediyorum o bu fikre Risale-i Nur’daki gıptayla ilgili bazı tespitlerden ulaşmıştı. Gerçekten de Risale-i Nur’a baktığımızda gıpta olumsuz bir içeriğe sahip görünmekteydi. Arkadaşımın fikrine katılmamamın sebebi gıptayı zihnime müspet bir kavram olarak yerleştirmiş olmamdı. Bildiğim kadarıyla dinî kaynaklarımızda gıptadan genel olarak olumsuz bir haslet olarak bahsedilmiyordu. Peki öyleyse Bediüzzaman’ın gıptayı olumsuz olarak nitelemesini nasıl anlayabilirdim? Söz konusu kaynaklar ile Risale-i Nur arasında gıpta konusunda bir farklılık mı söz konusuydu? Yoksa bunun başka bir izahı olabilir miydi? O yazışmadan sonra bu sorularıma cevap bulmak üzere bir araştırma yapma ihtiyacı hissettim.

İlk başvurduğum kaynaklar olan İslam ansiklopedilerine baktığımda gıptadan olumsuz bahsedildiğine rastlamadım. Gazzalî’ye göre herhangi bir nimete mazhar olan kimse karşısında insanın kıskançlık duyup huzursuz olmasına haset denirken, bu durum karşısında mutluluk duymasına ise gıpta veya münâfese deniyor. Râgıb İsfahânî’ye göre ise gıpta ile münâfese arasında bir nüans vardır. Ona göre başkasının nâil olduğu bir nimete bakarak kişinin aynı şeye kendisinin de sahip olmasını temenni etmesine gıpta denirken bu temenniyle yetinmeyerek aynı imkanı veya daha fazlasını elde etmek için çaba göstermesine ise münâfese denir. Aynı ansiklopedi maddesinde yer alan bilgiye göre Kur’an-ı Kerîm’de gıpta kelimesi geçmemekle birlikte bazı ayetlerde gıpta ile hasedin farkını gösteren ifadeler vardır. Örneğin Zebîdî’nin kaydettiği bir yoruma göre “Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. (…) Allah’tan O’nun lütfunu isteyin” (Nisâ 4/32) ayetinde ilk kısımda haset, ikinci kısımda gıpta kastediliyor. Keza Bakara (2/148), Mü’minûn (23/61), Mutaffifîn (83/18-26) ve Fâtır (35/32) surelerinde yukarıda bahsi geçen münâfesenin (hayırda yarışma) teşvik edildiği ifade ediliyor. Aynı maddede aktarılan bir hadis-i şerifte ise Efendimiz aleyhissalatü vesselamın “Ancak iki kişiye haset edilir, bunlardan biri Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı hak yolunda tüketme iradesine sahip kıldığı kişi, diğeri de Allah’ın kendisine ilim verdiği, hem bu ilimle amel eden hem de onu başkasına öğreten kişidir” buyurduğunu gördüm. Bu hadiste geçen haset kelimesinin gıpta anlamında kullanıldığı ifade ediliyor.

Gıptanın izini İhyâ’da sürmeye devam ettiğimde Gazzalî’nin gıptayı/münâfeseyi üç kategoride değerlendirdiğini gördüm: farz, mendub ve mübâh. Ona göre başkasının elindeki nimet, dinî bakımdan temini farz olan iman, namaz, zekat ve benzeri şeylerden ise münâfese/gıpta farz; başkasının elindeki nimet malını hayır ve hasenata sarf etmek gibi faziletlerden ise münâfese/gıpta mendub; o nimeti mübah bir şekilde kullanıyorsa onu istemek ne sevap ne de günah yani mübahtır. Edebü’d-Dünya ve’d Din eserinde İmam Maverdî de haset ve münâfese arasında bir ayrım yapar. Ona göre bu konuyu insanlar çoğu zaman yanlış anlar ve hayırda yarışmayı haset zanneder. Şöyle devam eder Maverdî:

İmrenip hayırda yarış yapmak, başkalarına zarar vermeden, değerli, erdemli insanlara benzeme arzusudur. Haset ise sırf başkalarına zarar vermeye yöneliktir. Hasedin hedefi fazilet sahibi insanın faziletinin yok olmasıdır. Bu arada haset eden insan bu faziletin kendisine ait olmasını da istemez. İşte münâfese dediğimiz, imrenip hayırda yarışmakla haset arasındaki fark budur. O halde hayır yarışı bir fazilettir. İnsanları daima faziletli olmaya, güzel ve değerli insanlara uymaya davet eder. Peygamber sallalahu aleyhi vesellem Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Mümin gıpta eder, imrenir. Münafık ise haset eder.

Böylece görebildiğim kadarıyla bir hadis rivayeti dışında kaynaklarda gıptayı olumsuzlayan herhangi bir bilgi mevcut değildir.[1] Aksine hayırlı işlerde gıpta etmenin, yarışmanın ayetlere ve hadislere dayanılarak teşvik edilmesi genel bir kabuldür. Öyleyse Risale-i Nur’da gıpta kavramıyla ilgili cümlelerin yoruma açık tarafları olduğunu söylemek mümkündür. Bu bilgiler gıptayı en azından mutlak manada kötü bir haslet olarak görmemize müsaade etmez.

Eski Said’in düşünce dünyasında gıpta ve haset büsbütün olumsuz bir işleve sahip değildir. Muhâkemat ve Hutbe-i Şâmiye eserlerinde gıpta, rekabet ve haset gibi hasletlerin milletler arası ilişkilerde oynayabileceği olumlu işlevlerinden bahseder. Ona göre âlem-i İslam’ın galebesini sağlayacak bazı kuvvetler bünyesinde birleşmiştir. Bu kuvvetlerin üçüncüsü ahlaki diyebileceğimiz kuvvetlerdir. Muhâkemat’ta şu şekilde ifade ediliyor:

Asya’yı gayet sefalette, başka yerleri nihayet refahette görmekten neş’et eden tenebbüh-i tâm ve teyakkuz-ı kâmil ile mücehhez olan gıpta ve rekabet ve kîn-i muzmerdir.

Hutbe-i Şâmiye’de ise, aynı kuvvetin şu şekilde ifade edildiğini görüyoruz:

Yüksek şeylere müsabaka sûretinde beşere yüksek maksatları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıpta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer’iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihazlanmış olmak.

Bu ifadelerde dikkatimi çeken bir husus Bediüzzaman’ın Muhâkemat’ta yalnızca gıpta kavramını zikrederken Hutbe-i Şamiye’de gıptaya ek olarak hased ve kıskançlığı da zikretmiş olmasıdır. Buradan hareketle bu üç kavram arasında esasta bir ayrım yapmadığını söylemek mümkündür. Zira aynı fikri farklı kavramlarla ifade etmesi bu kavramlara aynı manaları yüklediğinin bir işareti sayılabilir.

İnsanlar arası ilişkiler konusunda Yeni Said’in gıptaya olumsuz bir mana atfettiğini görüyoruz. Bununla birlikte gıpta kelimesinin geçtiği bağlamlara baktığımızda Bediüzzaman’ın –yukarıdaki örnekte Eski Said metinlerinde görüldüğü gibi– gıpta ve hasedi müteradif kelimeler olarak kullandığını söyleyebiliriz.

İlk olarak baba ve oğul arasındaki münakaşalarla ilgili olarak Otuz İkinci Söz’de geçen şu cümleden bunu çıkarabileceğimizi düşünüyorum: “Münakaşa ya gıpta ve hasetten gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki pederine karşı hak dâvâ etsin.” Burada “ya gıpta ve haset” veya “haksızlık” şeklinde iki şıktan bahsettiğine göre Bediüzzaman’ın gıpta ve haset arasında bir ayrım yapmadığını söylemek mümkün. Dahası “Pederde oğluna karşı o yok” demesinden de gıpta ve hasetten bir bütün olarak bahsettiği yorumunu çıkarabiliriz. Gıpta ve hasedin farklı manaları ifade etmesine rağmen bunları bir bütün olarak ifade etmesi eş anlamlı olarak kullandığına işaret edebilir. Bu ifadelerin manası üzerinde düşündüğümüzde de bu yorumu teyid eden sonuçlara ulaşırız. Fıtratı bozulmamış bir babanın oğluna haset etmesini akıl kabul etmezken gıpta etmesinde aynı durum söz konusu değildir. Örneğin bir babanın oğluna imrenip salih amelde bulunması aklın kabul ettiği bir husustur.

İkinci olarak Yirminci Lem’a’daki şu ifadelere bakabiliriz:

Umûr-ı diniye ve uhreviyede rekabet, gıpta, haset ve kıskançlık olmamalı. Ve hakikat nokta-i nazarında olamaz. Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi: Bir tek şeye çok eller uzanmasından ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden, müzâhame, münakaşa, müsabaka sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir şey-i vâhide çoklar talip olduğundan ve dünya dar ve muvakkat olması sebebiyle insanın hadsiz arzularını tatmin edemediği için rekabete düşüyorlar.

Bu ifadelerden hareketle yine Bediüzzaman’ın gıptayı kıskançlık ve hasetle eş anlamlı olarak kullandığını söyleyebiliriz. Birinci cümlede dört hasleti (rekabet, gıpta, haset, kıskançlık) birlikte zikrettikten sonra sebeplerini açıklayan ikinci cümlede sadece kıskançlık ve hasedi zikretmesi, gıptayı hasedin, rekabetin ve kıskançlığın eş anlamlısı olarak gördüğüne işaret ettiğini söyleyebiliriz. Dahası müzâhame, münakaşa ve müsabakadan sonra gelen durumu yalnızca gıpta kelimesiyle ifade edip haset kelimesini kullanmaması yine bu iki kavramı eş anlamlı olarak kullandığına işaret edebilir. Bu ifadeleri bu şekilde anlamadığımız takdirde “Ancak iki kişiye gıpta edilir” mealindeki hadisle açık bir çelişkiye düşeriz. Zira o hadis-i şerifte Efendimiz aleyhissalatü vesselam umur-ı diniye ve uhreviye alanında olan ilim konusunda gıpta etmenin meşru olduğunu açıkça bildiriyor.

Zihnimi kurcalayan bu mesele başkalarını da meşgul etmiş olmalı ki Sorularla Risale sitesine şu minvalde bir soru sorulmuş: “Gıpta İslamiyet’te aslen güzel bir haslettir. Nur hizmetinde neden fenafi’l-ihvan düsturu var?”[2] Soruda gıpta ve fenafi’l-ihvan düsturu arasında bir zıtlık olduğu varsayılıyor. Aynı varsayım üzerine kurulu bu cevabın eleştiriye açık tarafları olduğunu düşünüyorum. İlk olarak bu cevabın fenafi’l-ihvan prensibinin belirli bir yorumuna istinad ettiğini söylemek mümkün. Birbirinde fâni olmayı başkasında gördüğümüz meziyetle iftihar edebilme meziyeti olarak değil de o meziyeti kendimize intikal ettirmemek olarak anlıyorsak bu durumda gıpta ile tefanî arasında zıtlık olması kaçınılmazdır. Oysa Bediüzzaman’ın tefanî tanımına baktığımızda kardeşlerimizin meziyetleriyle iftihar edebilme ve kıskanmama vurgusu vardır. Bu bir yönüyle hayata ve hadiselere ben merkezli bakmamanın bir formülü gibidir. İftihar ettikten sonra o meziyetleri kendi hayatımıza dahil etmemek için bu metin önümüze herhangi bir engel koymuyor. Aksine Gazzâlî’nin ifadelerini hatırlayacak olursak, o meziyetler farz türünden ise onlara gıpta edip hayatıma dahil etmem benim için farzdır. Kardeşimde imtisal edilecek bir meziyet varsa, kendisini gıptayla nümune-i imtisalim olarak görebilirim. Onun seciyelerinden bendeki gıpta hissiyle istifade edebilirim.

İkinci olarak Sorularla Risale’nin gıptayı bu asır için imkansız bir duygu olarak tarif etmesini tatmin edici olmaktan uzak bulduğum gibi, tehlikeli tarafları da olan bir fikir olduğunu düşünüyorum. Sitenin cevabına göre sahabe asrında herkes egosunu ayaklar altına aldığı için, o zamanlarda birbirine gıpta ile bakmak mümkündü. Bu asırda ise maddeci felsefenin etkisi ile egolar aşırı bir şekilde şiştiği için insanların gıpta duygusunu işletmesi âdeta imkansız bir hale gelmiştir. Bu hastalıklı asırda gıpta yerine kardeşinde fani olmak daha selametli ve sağlıklı bir yoldur. Modernist imalar da taşıyan bu fikir gıptayı devre dışı bırakmak için bu asırda yaşayan bütün insanların gıptaya kabiliyetsiz olduğunu savunuyor. Bunun çok aşırı bir genelleme olduğu açıktır. Maddeci felsefenin etkisi her insanda aynı oranda olmayacağı gibi, bunu ölçmek için elimizde bir cihaz bulunmuyor. Bu cevabı kabul ettiğimizde gıpta ile ilgili hadislerle ne yapmamız gerektiği sorusu maalesef cevapsız kalıyor. Efendimiz aleyhissalatü vesselam makbul saydığı bir hasleti neye göre geçersiz kılabiliriz?

Sonuç olarak “Mesleğimizde gıpta yoktur, onun yerine tefânî var” anlayışı tashihe muhtaçtır. Bediüzzaman’ın gıptayı hasetle birlikte zikretmesinin birisi daha mukni olmak üzere iki sebebi olabileceğini düşünüyorum. Birincisi gıptanın hafif de olsa zararlı olduğuna dair bir hadis rivayetinin olması ve Bediüzzaman’ın bundan haberdar olmasıdır. Bu elbette ki ihtimal dahilindedir fakat gıptaya dair diğer hadisleri düşündüğümüzde Bediüzzaman’ın sadece bir rivayeti esas alarak gıptayı mutlak anlamda olumsuz telakki etmesi pek mümkün gözükmüyor.

Bu nedenle ikinci açıklama daha mukni gözüküyor. O da Bediüzzaman’ın gıptayı hasedin eş anlamlısı olarak kullanmış olmasıdır. Bu yoruma gıpta kelimesinin Risale metinlerindeki bağlamlarından ulaşmak mümkün olduğu gibi, Bediüzzaman’ın tahsil hayatıyla ilgili bir detaydan da ulaşabiliriz. Bediüzzaman’ın Tillo’daki Kubbe-i Hasiye’de sin harfine kadar ezberlediği bilinen Kâmûsu’l-Muhît isimli sözlükte gıptanın tanımında “ve hased manasınadır”[3] ifadesinin yer alması onun gıpta ve hasedi metinlerinde eş anlamlı olarak kullanmasının açıklayıcı sebebi olabilir. Sözlüğün hasadet tanımında yer alan şu ifadeler de bu yorumu destekler niteliktedir:

Ve غِبْطَةٌ [gıbtat]a [hased] ıtlâkı örf-i evvelde şâyi idi. Hattâ müellif غِبْطَةٌ [gıbtat]ı حَسَدٌ [hased] ile de tefsîr eylemiştir.

___________________

[1] Burada gıptanın da zararlı olabileceğine dair bir hadis rivayetini zikretmek yerinde olur. Haset kavramının incelendiği bir çalışmada şu bilgiler yer alır: “Tehzîbü’l-Lüga müellifi Ezherî (ö.370/980), bu hususla alakalı şöyle söylemektedir: Gıpta hasetten bir kısımdır ancak ondan hafiftir. Zira Nebi’ye (sas) ‘Gıpta zarar verir mi’ diye soruldu da, o da ‘Evet, habt’ın verdiği gibi’ buyurmuştur. Böylece gıptanın zararlı olduğunu fakat haset seviyesinde olmadığını haber vermiştir. Habt: ağacın yapraklarını ağaçtan düşürünceye kadar vurmak, sonra da bunun ağacın aslına ve dallarına zarar vermeksizin yerine yeni yaprakların gelmesini istemektir.” Bkz. Ahmet Uyanık, “Kur’an’da Haset Kavramı”, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tefsir Anabilim Dalı, 2019, s. 24.

[2] “‘Gıpta’ İslamiyet’te aslen güzel bir haslettir. Nur hizmetinde neden ‘fenafil ihvan’ düsturu var?”, Sorularla Risale, 27 Ekim 2018, https://sorularlarisale.com/gipta-islamiyette-aslen-guzel-bir-haslettir-nur-hizmetinde-neden-fenafil-ihvan-dusturu-var, (Erişim tarihi: 26 Mart 2022).

[3] “اَلْغِبْطَةُ [el-gibtat] (gayn’ın kesriyle) Hüsn-i hâl ve refâh ve meserret manâsınadır; yukâlu: هُوَ فِي غِبْطَةٍ أَيْ حُسْنِ حَالٍ وَمَسَرَّةٍ Ve hased manâsınadır, غَبْطٌ [gabt] gibi.” Bkz. http://www.kamus.yek.gov.tr, (Erişim tarihi: 28 Mart 2022).

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.