Risale-i Nur’un mana dünyasına “olduğu gibi” girebilmek-4: Hakikat bazen detaylardan göz kırpar

Birincisi bir müzakere ortamında ikincisi de bir şahsi okuma esnasında fark ettiğim iki detay, Risaleleri satır satır hatta kelime kelime okuma ve tefekkür etme noktasında benim için bir hayli uyarıcı oldu. Ben de bu iki nüansı müstakil bir yazı altında toplayıp paylaşmak istedim.

1) Sorudaki sır

İlk nüans Yirmi Dördüncü Söz’ün İkinci Dal’ında yer alıyor. İki soruyla başlayan İkinci Dal tabiri caizse tam bir demir leblebi. İlk soru özetle “hakikatin farklı renkleri” ile ilgili:

Birinci sır: İslam tarihi boyunca yetişmiş sayısız evliya ve asfiya hak yolunun yolcusu oldukları ve hakikate adanmış bir hayat yaşadıkları halde neden evliyanın meşhudatı, asfiyanın ise fikriyatı birbiriyle çatışabilmektedir? Hakikat tek ise ve bu insanların tümü de hakikat yolcusu ise nedendir bu çatışma ve ihtilaf?

İkinci soruda ise öncelikle peygamberler üzerinden bir hikmet okuması vardır:

İkinci sır: Niçin geçmiş peygamberler imanın rükünlerinde zahirde dengesiz görünen bir tutum sergilemişlerdir? Bütün rükünlerde ayrıntılı düzenlemeler getiren bir şeriatla gelmemişlerdir? Bu sebeple ümmetlerinden bazıları o rükünleri inkara kadar gidebilmişlerdir? Hem niçin hakiki ârif olan evliyanın bir kısmı bütün erkan-ı imaniyede inkişaf edememişlerdir? Yalnızca bütün esmanın en üst mertebede tecelli ettiği ve bütün peygamberlerin reisi olan Zat (ASM) ve bütün mukaddes kitapların başı olan Kur’an bütün erkan-o imaniyeyi layıkınca anlatmışlardır?

Burada sorunun cevabına değinmeyeceğim. Sadece dikkatimi çeken küçük detaya değinmek istiyorum: Bediüzzaman bu iki soruyu -daha doğrusu soru silsilelerini- sorarken Risaledeki alışılmış sistematiğe uygun bir biçimde “birinci sual, ikinci sual” diye başlayarak soruları sormuyor. İlk soru için “birinci sır”, ikinci soru için de “ikinci sır” terkiplerini kullanarak soruyor.

Neden böyle farklı bir kullanımı tercih etmiş olabilir?

Şöyle bir nüans çekti dikkatimi: Dikkat edersek soruların bizzat kendisi çok cevabı ve dolayısıyla çok sırrı içinde barındırıyor. İlk sorunun İslam tarihi, ikinci sorunun ise insanlık tarihi kadar mazisi bulunuyor. O zamanlardan beri birçok ehl-i hakikatin içinden çıkamadığı, mütehayyir kaldığı ve muhtemelen birçok ehl-i dalaletin de, “Siz kendi aranızda çelişiyorsunuz birinizin ak dediğine diğeriniz kara diyebiliyor” türünden ithamlarına yol açan yaralara neşter vuruluyor esasen İkinci Dal’da. Böylesine muazzam bir bahsi ele alırken Bediüzzaman soruları öyle bir tarzda hazırlıyor ki gelecek cevaplar soruların açtığı o alana tıkır tıkır oturuyor. Dolayısıyla daha cevaba geçmeden soru faslına serpiştirilen hakikatler ile sorular birer “soru” olmaktan ziyade birer “sır” oluyorlar.

2) “Üçlü” muarrif

Dikkatimi çeken ikinci nüans ise Risalet-i Ahmediye namlı On Dokuzuncu Söz’den…

On Dört Reşha’dan oluşan Risalet-i Ahmediye’de Birinci Reşha’ya Rabbimize bizi götüren üç yol ile başlıyor Bediüzzaman: “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif var” dedikten sonra bu üç tanıtıcıyı sıralıyor:

Birisi şu kitab-ı kainattır…

Birisi şu kitab-ı kebîrin ayet-i kübrası olan Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalatü Vesselamdır.

Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşandır.

Burada ise zahiren küçük ama dünyama açtığı hakikat sebebiyle büyük gördüğüm şöyle bir nüans bulunuyor. Bediüzzaman bu üçlü sıralamayı yaparken dimağındaki dikkati ve kelime seçimindeki hassasiyeti göstererek benim okurken karşıma çıkmasını beklediğim şekilde “birincisi, ikincisi, üçüncüsü” kavramlarıyla değil “birisi, birisi, birisi” kavramlarını kullanarak muarrifleri zikrediyor. Zira bu üç muarrif arasında bir “öncelik-sonralık” ilişkisi değil “tamamlayıcılık” ilişkisi bulunuyor. Yani mahiyetleri icabı bu üç külli muarriften hiçbiri “ikinci” veya “üçüncü” olma gibi bir tabirle vasıflanmıyor. Üçü tam bir bütün teşkil ediyor. Biri birinden önce veya sonra gelmiyor, belki birbirlerini takviye ve te’kid ediyorlar.

Misal verirsek (muarriflerden birisi olan) Kur’an’ı elimize alıp açtığımızda, “Gökyüzüne bakmazlar mı?” diyen bir ayete rast geliyoruz. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda (bir diğer muarrifin cüz’ü olan) Ay ile karşı karşıya geliyoruz. Gökyüzüne takılmış lamba gibi duran bu cisme nasıl muhatap olacağımızı, hayretimizi ve tefekkürümüzü ne şekilde dile getirirsek Alemlerin Rabbinin istediği şekilde bunu gerçekleştirebileceğimizi ise (bir diğer ve “örnekleyici” muarrifimiz olan) Hz. Peygamber’in (ASM) tutumuyla öğreniyoruz. Hilali gördüğünde önce, “Allah’ım, ayın hilal devresini bize emniyetli, imanlı, selametli ve İslam üzere geçir” dedikten sonra hilale dönerek, “Ey hilal! Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah’tır” demesi gibi.

İşte burada Kâinat-Kur’an-Hz. Peygamber (ASM) üçlüsü (alem-i şehadetteki) bizlere (alem-i gaybdaki) Rabbimize giden yolu açıyor. Ve üçü de tabiri caizse el ele bu aşamada öylesine kritik bir rol oynuyor ki “en önemli muarrif bu, sonra da bu…” türünden bir sıralama yapmak mümkün olmuyor.

İlerki okumalarda tekrar buluşabilmek duasıyla…

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım