Hodri meydan; haydi Kur’an’ın benzerini getirin!

Hodri meydan; haydi Kur’an’ın benzerini getirin!

HEPİMİZ KUR’AN’IN mucize olduğunu öğrenmişizdir. Kimimiz bir sohbet esnasında kimimiz anne babasından kimimiz de araştırmıştır bu konuyu. Peki Kur’an gerçekten mucize midir? Mucize ise mucizelik yönleri nelerdir? Gelin bu seride Kur’an ve mucizeliği konusu müzakere edelim.

Kur’an’ın mucizeliğini anlatmada belki de ilk basamak nasıl bir topluma indirildiğini anlamakta gizli. Kur’an’ın ilk olarak nazil olduğu yer Arap Yarımadası. Orada yaşayan insanlar çoğunlukla okuma yazma bilmeyen insanlar. Dolayısıyla tarihlerindeki gurur duydukları olayları ve atasözlerini şiirle ve hafızalarıyla muhafaza ediyorlardı. Şiir deyince ve o zamanki topluluktan bahsedince karşımıza çıkan kavramlardan biri belagat. Belagat, hitap ettiği kişilere göre uygun ve tam yerinde güzel söz söyleme sanatıdır. Diğer bir ifadeyle “mukteza-yı hale mutabık söz söyleme” sanatıdır.

Belagat o dönemdeki toplum için en kıymetli şeydi. Hatta bir kabilenin beliğ yani belagatli söz söyleyen bir şairi en büyük milli kahramanı gibiydi. En çok onunla övünüp en çok ona saygı gösteriyorlardı. Bazen olurdu ki bir şairin tek bir sözü ile iki kavim büyük bir savaşa girer ve bir sözüyle de savaşı bitirip barışırlardı. Yine o dönemde nam salmış yedi şairin yedi şiirini (Muallakat-ı Seba) altın harflerle yazıp Kâbe’ye asmışlardı.

İşte böyle bir zamanda, belagatin en revaçta olduğu bir anda Kur’an indirilmeye başlanmıştı. Yani nasıl Musa aleyhisselamın zamanında sihir ve büyü; İsa aleyhisselamın zamanında tıp ilmi revaçta olduğundan mucizelerinin çoğu bu cinsten geldi. Kur’an da belagatin revaçta olduğu bir toplumda nazil olduğundan en büyük mucizesi belagati olmuştur. Kur’an’ın nüzulünün üzerinden on dört asır geçmesine rağmen halen yazılarımızda ve sosyal hayatımızda belagatin çok önemli bir yeri vardır.

Bu belagatin iki yönü vardır. Birincisi Kur’an’ın “i’caz”ı yani mucize oluşu ayetlerinin taklit edilememesi ve bir benzerinin getirilememesi demektir. Bir de “icaz”ı vardır ki o da ayetlerinin veciz olması, az sözle çok mana ifade etmesi demektir. Kur’an’ın ayetleri hem i’caz hem de icaz yönünden emsalsizdir. Kur’an’da yerine göre bir harf bile mu’cizedir. Çünkü o harf, bulunduğu kelimeyi, o da âyeti, âyet de pek çok âyetleri tutar. Ama burada şu noktayı göz ardı etmemek gerekir: Mu’cize olan tek başına o kelime veya harf değil o kelimenin ve o harfin sure içindeki konumudur. Yani o harf ya da kelime, nakışlı bir halıda küçük bir desenin büyük desen içindeki güzel konumu misali yer almak ile bir nevi mu’cize olur. Yoksa aynı kelimeyi ve harfi diğer insanlar da kullanmaktadırlar. Mesela “Güneşi bir lamba yaptı” (Nuh 71/16) âyetinde Kur’an’ın güneşten “lamba” unvanıyla söz etmesi, belagat yönüyle son derece önemlidir ve son derece harikadır. Ama tek başına kullanılan “lamba” kelimesi sıra dışı bir etkiye sahip değildir. Bir çocuk da bu kelimeyi günlük hayatında kullanmaktadır. Bu nokta nazara alınmazsa bazıları bir kelime ve bir harfin tek başına mu’cize olduğunu zannedip yanlış anlaşılmalara sebep olacaktır.

Kur’an, i’cazı konusunda kuşkusu olanlara Bakara suresinin 23. ayetiyle (ve benzeri ayetlerle) meydan okudu ve halen bu meydana okuma devam ediyor. Kur’an’dan şüphesi olanları onun bir benzerini getirmeye davet ediyor. İşte eğer Kur’an’a benzer bir kitap getirmek mümkün olsa ki bir satır yazılmak suretiyle Kur’an’ın davası böylece çürütülebilirdi. Böyle rahat bir çare varken en tehlikeli olan savaş yolu tercih edilir miydi? Şairleri birkaç harfle benzerini getirebilseydi Kur’an davasından vazgeçerdi. Halbuki o dönemin müşrikleri savaş gibi canlarını ve mallarını tehlikeye atan uzun ve çok tehlikeli bir yolu tercih ettiler. Demek Kur’an’ın benzerini getirmek, onunla harf ile mücadele mümkün değildi. Onun için harfi bırakıp kılıçla mücadeleye mecbur oldular.

Hem Kur’an’ın benzerini getirmek, taklidini yapmak için iki önemli sebep var; i) düşmanlarının mücadele etmek istemesi, ii) dostlarının onu taklit etmek arzusu. İşte bu iki sebep altında milyonlarca Arapça kitap yazılmış olmasına rağmen hiçbiri ona benzemiyor. Neden mi? Çünkü beşer kelamı ile Allah kelamı arasında derece olarak fark olduğu gibi mahiyeti açısından da çok büyük fark vardır.

Mesela bir şair çalışır, uğraşır ve bir gün ustasını geçebilir, ondan daha güzel bir şiir yazabilir ki bu aradaki fark derece farkıdır. Ama insan ile kedi arasındaki fark böyle değildir. Yani dünyadaki bütün kediler toplansalar bir insanın kurduğu gibi anlamlı, hakikatli cümleler kurmaları mümkün değil. Çünkü arada mahiyet farkı var. İşte o zamanın şairleri şunu fark ediyorlar; Kur’an’ın üslubu beşer üslubu değil, Kur’an’ın üslubu semavi ve ilahidir. Hatta Kur’an’ın belagati öyle bir seviyededir ki onu duyanlar iman etmedikleri halde duyduklarında secde etmişler.

Hem bedevî bir edib فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belagatine secde ettim.”

Bu gibi yaşanmış olaylar bize gösteriyor ki Kur’an’ın belagati müşrikler tarafından dahi inkar edilemiyor. Demek onların iman etmemeleri Kur’an’ın eksik veya kusurundan değil kararmış olan kalplerinden kaynaklanıyor.
Kur’an’a karşı mücadele konusuna gelecek olursak, peki bunu nereden biliyoruz? Nasıl biliyoruz ki kimse mücadeleye teşebbüs etmedi. Birbirlerine ettikleri yardımda mı fayda etmedi?

Eğer mücadele mümkün olsaydı elbette teşebbüs edeceklerdi. Çünkü Kur’an davasını çürütmek için mücadele etmeye ihtiyaçları çok şiddetliydi. Eğer bir benzerini getirebilmiş olsaydılar elbette gizli kalmazdı ve herkes tarafından bilindiği gibi dünyada da şöhret olurdu. Mademki tarihte bulunmamıştır demek benzeri yapılamamıştır. Madem yapılamamıştır elbette Kur’an mucizedir.
Peki Kur’an nasıl mucizedir; bir şeye mucize diyebilmek için neler gereklidir? “Mucize” kelimesi “acz” kökünden gelmektedir. Hiçbir kimsenin yapabilme imkânı olmayan harika bir şey. Başka bir ifade ile mucize Allah’tan başka hiçbir kimsenin yapamayacağı ve âciz kaldığı fevkalâde hâdiselerdir.

Evet Kur’ân mu’cizedir. Zîrâ misli yoktur.
Âsâr-ı Bediiye

Tarihte Kur’an’a mukabele edebilmek ve benzeri bir kelam söyleyebilmek için teşebbüste bulunanlar elbette olmuştur. Bunların en meşhuru ise Müseylime-i Kezzap’tır. Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselam gibi en doğru ve istikametli birini inkar ettiği ve Allah’ın kelamının benzerini getirmek gibi büyük bir hadsizliğe teşebbüs ettiği en yalancı manasına gelen “kezzap” onun özel sıfatı olmuştur. Kur’an’ın benzerini getirmek isterken birtakım gülünç sözler dizip peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Ancak nihayetinde uydurma sözleri aleme rezil oluşunun işareti olmuştur.

Peki Müseylime Arapların fasihlerinden yani güzel söz söyleyenlerinden olmasına rağmen niçin bu rezil duruma düşmüştür. Çünkü onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Mesela güzel bir adam, Hazret-i Yusuf aleyhisselam ile beraber güzellik imtihanına girerse elbette çirkin ve gülünç olur. Müseylime’nin sönük belki karanlık sözleri de Kur’an’ın güneş gibi parlak ayetlerinin yanında sönük, çirkin düşmüştür. Buna binaen Müseylime’nin durumu Yusuf aleyhisselam ile yarışan adamın durumundan daha vahimdir.

Netice itibarıyla Kur’an sureleri, ayetleri, kelimeleri ve harfleriyle mucizedir. İnsanlık alemi ne kadar yükselirse yükselsin hiçbir zaman Kur’an’ın öğretisi dışında kalmamış ve ona bir benzer getirememiştir, getiremeyecektir de.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.