Husûmet ve adâvet mi?

Husûmet ve adâvet mi?

Onlar ki! Onların her biri diğerinin kötülüğüne sevinir. Artık kalbin karışması ve bozgunluğa uğraması söz konusudur. Ve hedef kitlesi kalp olacaktır. Tevazudan uzak, rıza-i ilahiyenin daire-i izni haricinde, iradesiyle tezellüle tenezzül ederek kalplere eziyet edecektir. Böylelikle  “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede nokta-i istinadı ‘kuvvet’ kabul eder. Hedefi ‘menfaat’ bilir. Düstur-u hayatı ‘cidal’ tanır. ‘Halbuki: Kuvvetin şe’ni, tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe’ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür.’” Eğer eziyet hakim olursa hakkın açığa çıkmasında bir yarar sağlamadığı halde mücadele içinde boğuşur durur.

Malûmdur ki adavet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıddırlar. İkisi mana-yı hakikisinde olarak beraber cem’ olamazlar.” Bu iktibasa binaen Risale-i Nur’da ifade olunan; “Şu kâinata dikkat edilse görülür ki, içinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nûr-nâr, imân-küfür, itaat-isyan, havf-muhabbet gibi asarlarıyla, meyveleriyle, şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor, daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor, başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarklar dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıt olan dallar ve neticeleri ebede gidecek, temerküz edip birbirinden ayrılacak, o vakit cennet-cehennem suretinde tezahür edecektir.

Her şeyde bir maslahat bir fayda ile şu âlemde tasarruf eden Zatın, nihayetsiz hikmetlerle iş gördüğünü göremeyen insan, küçücük bir zihayatın çok kısa bir sürede mevt ve zeval levhalarını görüp, kalbindeki merhamet perdesini yırtarak “Neden bunlara merhamet edilmiyor?” demekten kendini alıkoyamayıp “kadere karşı müthiş itirazlar” ediyor. Kalbini bozguna uğratarak,  hâkimane tavır almakla mukabelede bulunuyor.

Husûmet; yıkıcı, karıştırıcı, anarşik, huzur bozuculuk, nakıs, olumsuz, zıddiyet, çekişmek, kin beslemek, hasımcılık, garaz, inad, düşmanlık, kisb gibi vasıflarla selaset-i fıtriyeyi bozan hareketlerin kuvvet bulmasıyla, müşevveş aklıyla fikirlerini dayatarak mücadele edip husumeti meydana getirir. Selef-i salihinden biri şöyle demiştir: “Husumetten sakın! Çünkü husumet dini mahveder. Deniliyor ki: Müttaki bir kimse din hususunda hiçbir zaman husumet etmez.(İbn Kuteybe, 59)”

Süfli hisleri ve fikirleri, nefs-i emmareye ve heva-i nefsiyeye adavette istimal edip onun ıslahına meylettirmeli, hem onun ref’ine çalışmalı, hem o lüzumsuz kin, adavet, inad  gibi nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesirelerin yüzünü hayırlı şeylere çevirerek, mecralarını güzel ve âlî bir hasletlerle süret-i hakka çevirmelidir ki “Rahîm ve Hakîm ve Vedud’un iktiza ettikleri şefkatperverane terbiye ve maslahatkârane tedbir ve muhabbetdarane taltif” ile bu zaruret ve iştiyak anında “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!…” diyebilelim. Bunlar müspet hareketinin fazileti hakkında vârid olmuştur.

Bazen de maksat ziyadesiyle değişiyor, hasmının şahsına karşı çevirdiği süfli letaif yüzünden taarruzuna geçiyor. Hasmını mağlup etmek, yıkmak ve kırmak gibi kin ve adavetinden dolayı hasmına husûmete yeltenerek “elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa bir adamın hatasıyla bir köye bomba atar.” İşte böyle yapan birinin maksadı, hasmının mürüvvetini kırmakla “bir hane veya bir gemide bir tek masum ve on cani bulunsa adalet-i Kur’aniye ile o masumun hakkına zarar vermemek için o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men’ettiği halde, dokuz masumu bir tek câni yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak en azîm bir zulüm, bir hıyanet” olduğunu Risale-i Nur’da, bunun adalet-i ilahiye uymadığını bildiriyor. “Halbuki bir masumun hakkı, yüz câni için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masumu birkaç câni için zararlara sokar.” Ne yazık ki mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli yaratılan insan, Kur’an-ı Kerim’in emrettiği gibi; birbirimize karşı olması gereken fedakârlık, samimiyet, tevazu, muhabbet ve mahviyetten uzaklaşıp en kötü hasletlere sebep olabilmektedir. Buna sebep olarak şu hakikat gösterilebilir ki “nefs-i emmare tahrip ve şer cihetinden nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icat ve hayırda iktidarı pek azdır…” O halde bu husûmet kapısını kapatmanın ve önlemenin en zor, ama en kestirme yolu enaniyetinin ıslah edilmesidir.

Evet! Husûmet, güzel hasletlere muvaffak olmak yerine, kötü seyyielere sebep olmaktadır. Böylece müspet hareket ölçüsü elden kaçar. Bu ise gerçekten kötü bir şeydir. En güzeli kötü hasletleri ve seyyieleri mümkün olduğu kadar terk etmektir. Bu zaruret anında bu haletten kurtulmanın yolu da “sırr-ı tevhid” namına müteveccih olmaktır. Yani birliği, beraberliği husule getirecek, iman ile sevgi ile kalplerin yumuşamasıdır. “En lezzetli ve en tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr-ı tevhid yardım etse, bu küçücük insanı kâinat kadar büyütür ve genişlik verir ve mahlûkata nazenin bir sultan yapar.” O sultan-ı Zişan dahi ister ki müspet hareket ölçüsüne layık bir tarzda, iman saikasıyla muhabbetullah içindeki kardeşlik, sevgi, fedakârlık, samimiyet, tevazu, muhabbet gibi seciyeler neşvünema bulsun, dirilsin, yayılsın.

Latest posts by Muhammed Aydın (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.