İki uç arasında hadis-i şeriflerin kıymeti meselesi

Dinimizde denge esastır. Dengeden maksat sırat-ı müstakim olsa gerek. İtidal üzere olmak, istişare yapmak, istihareye yatmak hep bu vasat olan yolda müstakim olmak için va’z edilmiş hakikatlerdir. Müstakim olmanın ise sünnet-i seniyye üzere olmak olduğunu belirtmek malum-u ilan olsa gerektir.

Peki sünnet-i seniyye üzere olmak ne demektir? Örneğin, “Bize sadece Kur’an yeter” diyen taife de kendilerinin sünnet üzere olduğunu iddia etmiyor mu? Onlara “Ama siz hadisleri reddediyorsunuz” dendiğinde “Hayır, biz Peygamberin (ASM) söylediği sözleri reddetmiyoruz; hadisleri Kur’an’a arz ederek hadisleri tahrifattan koruyoruz” demiyorlar mı? İşte burada bu çarpık zihniyete sahip olanları hadislere bakışta tefrit noktasında olan uç kesim olarak ele alıyorum. Onların düştüğü temel mantık hatası şudur: Onlar kendi bilgi birikimlerine göre bir zihniyet oluşturmuşlar, –ki bunun modern değerlerle barışık olduğu su götürmez- bu zihniyet üzerine de bir Kur’an ve hadis anlayışı inşa etmişlerdir. Bu anlayışlarına göre aklına yatmayan veya modern değerlerle bağdaştırmadıkları hadisleri Kur’an’a arz ederek “dinin safiyetini” koruyorlar onlar.

Muhaddislere göre hadis-i şeriflerin Kur’an-ı Kerim ile ters düşmemesi bir temel kaide olsa da, onların bundan anladığı ile bahsettiğim zümrenin bundan anladığı tamamen farklıdır. Örnek verecek olursak muhaddisler, ismi Ahmed veya Muhammed olanın kurtuluşa ereceği bağlamında bir uydurma hadis duyduğunda bunun batıl olduğunu, çünkü bunun apaçık Kur’an ayetlerine ters düştüğünü söyler. Çünkü kurtuluş isim ile değil ilim, amel, ihlas ve teslimiyet iledir. Buradaki olay hadisin Kur’an’a ters düşmemesi prensibinin doğru bir şekilde hayata geçirilmiş halidir. Yani hadislerin Kur’an’a ters düşmemesi hadisleri Kur’an’a arz etmek değil; Kur’an’ın ve sünnetin va’z ettiği şeyler ile ters düşmemesidir.

Öte yandan, tefrit noktasında durduğunu söylediğim uç kesim kendi zihin algısına göre hadisleri eleme yöntemine gider. Onlar için ne sened, ne sahih metin tenkidinin pek bir önemi yoktur. O aklı ile hadisi Kur’an’a arz etmiş ve 1400 yıldır cumhur ulemanın sahih dediği hadislerin uydurma olduğunu keşfetmiştir. Dine ne büyük bir hizmet! Artık Batı’ya onların değerleri ile uymayan Kur’an nasslarının tarihsel; hadislerin ise tarihsel veya uydurma olduğunu söylerek İslam’ın izzetini muhafaza edebilecekler! Ne büyük bir nimet! (Haşa) Oysa hayatını hadis-i şerifleri korumaya adayan alimler boş yere uğraşmış; sadece bir hadis duymak için boş yere başka memleketlere rıhle yolculukları yapmışlardır! Aman canım onlar Arap kültüründen etkilenmiş eski kuşak adamlar, onlar hadisleri Kur’ana’a arz etmeyi bilmiyorlardı. Biz geldik hadis-i şerifte belirtilen en hayırlı topluluk olan ilk üç nesilden daha iyi anladık. Çünkü bizim hadisleri Kur’an’a arz edebilecek kadar sağlam bir kafamız var! Bu had-bilmez tavrı özellikle şeriatın ortaya koyduğu hadd cezaları hakkında gözlemlemekteyiz. Oysa bu hükümlerin hepsi haktır ve kıyamete kadar geçerlidir.

Babasından miras kalan bir milyon dirhemi hadis-i şerifleri öğrenmek için harcayan; en sonunda geriye sadece giyeceği bir ayakkabısı kalan Yahya ibn Main (RA) gibi muhaddisler boş yere çabalamış değillerdir. Yahya ibn Main (RA) öyle bir adamdı ki Ahmed ibn Hanbel (RA) onun için şöyle diyordu: “Yahya ibn Main’in bilmediği hadisler hadis değildir. Yahya ibn Main Allah’ın bu hadisleri tanıyıp bilmek için yarattığı bir insandır. O yalancıların yalanını ortaya çıkarır.” Allah ona rahmet etsin öldüğünde cesedi Efendimiz’in (ASM) mübarek vücudunun yıkandığı teneşirde yıkanmıştır. O öldüğünde halk Rasulullah’ın (ASM) hadislerini yalanlara karşı koruyan zat bu idi diyordu. Onun şu sözü hakikati ne güzel ortaya koyuyor: “Yalancılardan hadis yazdığımız oldu; sonra da onları tandıra doldurarak pek nefis ekmekler pişirdik.” Yani onlar yalan hadisleri dahi yazıyorlar; böylece halkı dinin bozulma tehlikesinden koruyorlardı. Halbuki Yahya ibn Main (RA) bu konuda tek değildir. Onun gibi yüzlerce muhaddis gelmiş ve hepsi hayatının gayesini hadis-i şerifleri korumak bilmiştir.

Biz Sahabenin Peygamberin (ASM) söylemediği bir kelimeyi söylemekten dehşete kapılarak hadis rivayet etmekten korktuğunu biliyoruz. (Bkz: Abdullah ibn Mesud, Zübeyr ibn Avvam) Hal böyle iken Allah, Habib’inin (ASM) dini beyan etme ve açıklama görevi gören hadislerini korumak için bu kadar istidatlı dâhi insanı muvaffak ettiği, üstelik Kur’an’da Kur’an’ı koruyacağını beyan ettiği halde nasıl hadislere güvensizlik içine girebiliriz? Hadis-i şerifleri güvenilmez olarak niteledikten sonra Kur’an’ın bize ne anlattığı bir çok hakikatin detaylarını ve izahlarını nereden bileceğiz? Bu halde Kur’an’ın korunmuş olması bize ne tür bir maslahat getirecek.

Allah, “Hayır, Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar. Nisa , 4/65” derken hadisler güvenilmez ise ben nasıl konuyu Allah Rasulüne (ASM) götüreceğim? Eğer hükümler Allah’ın en seçkin kulları için bağlayıcı oluyor, hatta onlar dahi bunun dışına çıkınca azapla korkutuluyorsa Allah modern insana kıyak mı geçti?! Allah indirdiği şeriatın zamanla değişeceğini (hükümlerin tarihsel olması bu demektir) murad ettiyse neden bunu bize belirtmedi de (Haşa ve kella!) bizi insanların sayısı adedince subjektif din anlayışına hapsetti? Allah Kur’an’da mü’minlere “Sürtüşmeyin…” derken -haşa subjektif bir din indirdiyse- çelişkili bir hüküm mü verdi? Hayır asla öyle değil! İşte de tüm bu sapkın fikirlerin altında Allah’ı yanlış tanımanın etkisi de vardır. Allah Alim ve Hakimdir. O zamandan ve mekandan münezzehtir. O’nun için sonradan öğrenme muhal olduğu için O tüm zaman ve mekanları kuşatan bir şeriat gönderir. Eğer O -haşa- kendi hükümlerinin tarihsel olmasını murad etseydi Hz. Peygamber’den (ASM) sonra başka bir şeriat gönderirdi. Oysa Allah Hz. Peygamberi (ASM) bütün insanlığa göndererek onun şeriatının kıyamete kadar geçerli ve değişmez olduğunu ilan etmiştir. Bunlar dinde bilinen hususlardır. İnkar etmek güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktır. Bize düşen işitmek ve itaat etmektir. 

Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. Ahzab, 33/36.

Diğer nokta ise hadis-i şerifler konusunda ifratkar davranan bir kısım samimi kardeşlerimizdir. Onlar bir hadisin sahih veya mevzu olduğuna bakmadan naklederler. Ne yazık ki internette bunlara çokça rastlıyoruz. O kardeşler herhangi bir dini kitapta geçen bir hadisin sıhhat derecesine bakmadan, insanlara yararlı olmak maksadıyla naklediyorlar. Her kitapta geçen her hadisi sahih zannedip iyi niyetle paylaşıyorlar. Bu ise istenmeyen ve olmaması gereken bir durumdur. Oysa alimlerimiz her ilmi ehlinden almamız gerektiğini söyler. Hadis muhaddisten, kelam kelamcıdan alınır. Örnek vermek gerekirse Hüccetü’l İslam İmam-ı Gazali (RA) bu ümmetin iftihar vesilesidir. Allah’ın şeriatının koruyucusu olmakla birlikte aynı zamanda da o bir sufidir. Onun İhya-yı Ulumu’d-din adlı eseri bu ümmetin başucu eserlerinden biri olup; onun değerini inkar etmek hiçbir ehl-i hakka yakışmaz. Lakin malumdur ki İmam Gazzali hazretlerinin (RA) bu meşhur kitabında mevzu hadislere de yer verilmiştir diye itirazlar vuku bulmuştur. İmam Suyuti, İmam Zehebi, İmam Sübki, Zeynüddin Iraki, Ebul Ferec İbnul Cevzi (RA) bunu hususa dikkat çeken muhaddislerden bazılarıdır. Bu konuda İbnul Cevzi (RA) orta yolun nasıl olması gerektiğine dair çok önemli ölçüler ortaya koymuştur. O İhya-yı Ulumu’d-din adlı eser hakkında şöyle diyor:

Ey ilim talebesi! Yalnızken hangi kitapla yoldaş olduğuna ve suskun olduğunda hangi kitabı okuduğuna baktım ve İhya-yı Ulumu’d-din kitabını tercih ettiğini gördüm. Sen de bu kitabın kendi cinsleri arasında tek ve çok değerli olduğunu biliyorsun. Lâkin sana dedim ki ilim amelin temeli ve kaynağıdır. Dayanağın sağlam ve güvenilir olmalıdır. İhyâ kitabında alimlerden başkasının fark edemeyeceği afetler vardır. Bu afetlerden en hafifi, zayıf ve uydurma hadislerdir. Müellif (yani İmam Gazali) bu hadisleri (yararlandığı kaynaklardan) gördüğü gibi nakletmiştir, bunları kendisi uydurmuş değildir. Senin, Rasûlullah’dan (ASM) nakledilmiş, ama içinde ona ait tek bir kelime bile bulunmayan şeyleri okumakla günlerini ve gecelerini geçirmene nasıl razı olurum? (Minhâc’ul Kâsıdîn ve Müfidû’s-Sâdıkîn)

O halde hadis-i şerifler noktasında ifrat ve tefritten uzak olmalı ve her ilmi ehlinden almaya özen göstermeliyiz. Son söz olarak biz şehadet ederiz ki Kur’an ve sünnet yoluyla ne gelmişse haktır. Kıyamete kadar geçerlidir. Modern değerler için dinimizi gevşetirsek mahşer günü yakamıza yapışacak kişi en başta Allah’ın Rasulü (ASM) olacaktır.

Enes Ergöktaş
Enes Ergöktaş

Latest posts by Enes Ergöktaş (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım