İki-üç dakika temaşa edelim

Her toplumun, milletin veya kabilenin kendine göre bir altın çağı vardır. Bu altın çağ ya geçmişte yaşanmış ya da gelecekte yaşanması umut edilmektedir. Bu beklentilerin ütopyaya dönüşmüş halleri olmakla beraber tarih içinde vukua gelenleri de vardır. Müslümanların altın çağı Asr-ı Saadettir. Bugünün Müslümanları için de bir referans noktasıdır. Müslüman toplum olarak muhasebe yapmanın, plan yapmanın ve hedef koymanın bir ölçüsüdür.

Asr-ı Saadet, saadetin, huzurun ve mutluluğun sosyal hayatta cisimleşmesidir. Asr-ı Saadet için bir mihenk noktası ise; eşitsizlik, hukuksuzluk olarak tanımlanan cahiliye toplumudur. Cahiliye toplumu, eşitsiz bir toplum hiyerarşisidir. “En belirleyici parametreler etnisite, cinsiyet, sınıf ve soydur. Bu parametrelere göre kurulan bir toplumsal dünya vardır.[1] Asr-ı Saadet’te ise, “Kadınlar, köleler, yerleşikler, göçmenler ve fakirler gibi bütün toplumsal kesimler ilk defa siyasal ve hukuksal eşitliğe ulaşırlar. Toplumun kurulmasında ve siyasetin yürütülmesinde yer alırlar.[2]

Asr-ı Saadet döneminden uzaklaştıkça siyasi, kültürel, sosyal alanda bozulmalar başlamıştır. Toplumlar değişim ve dönüşümlerle karşı karşıya kalmışlar, yeni ihtiyaçlara cevap vermek için farklı farklı ideolojilere sarılmışlardır. Müslümanlar da arayış içerisine girip meselelerine çözüm üretmeye çalışmışlardır. Ancak hiçbir ideoloji vasat bir toplum modeli olan Asr-ı Saadeti yakalayamamıştır. “Komünizm, pozitivizm, liberalizm ve kapitalizm aşırılıklar toplumudur… Liberalizm özgürlük konusunda aşırıdır. Komünizm de eşitlik konusunda. Liberalizm özgürlük adına bütün cinsellik biçimlerini normal görür. Komünizm insan varlığını eşitlik adına yok sayar. Herkesi büyük toplum muhayyilesine kurban eder.[3] Kur’an kaynaklı olan Asr-ı Saadet istikamet ve vasatı esas alarak aşırılıkların karşısında olmuş, fıtrata dikkatleri çekerek aşırılıkların önünü almıştır.

Medeniyet-i hazıranın bütün insanlara ve Müslümanlara dayattığı eşitsiz bir hiyerarşik yapı İslam açısından kabul edilen bir şey değildir. İslam nasıl bir toplum öngörür dersek? “İslam sınıfsız bir toplum öngörür. Toprakları sınırlara, toplumları sınıflara bölmeyi cahilliye geleneği kabul eder.[4]

Osmanlı toplum yapısı bu noktadan dikkat çekicidir. Siyasi sistemi ve toplum yapısı İslami esaslara göre şekillenmiştir. Birçok etnik unsuru bünyesinde bulundurmuş, çok dinli, çok dilli bir imparatorluktur. Sınıfsal olarak Müslim, Gayri Müslim ayrımını esas tutulmuştur. Müslümanlar arasında ayrı bir sınıflama ve ayrım söz konusu değildir.

Osmanlı toplum yapısı, bir hanedan etrafında toplanmış merkeziyetçi bir yapıya sahip, ahalisi toprakla uğraşan köylülerden oluşmaktadır, ekonomi tarıma dayalıdır. Avrupa sanayi inkılâbı ile birlikte fabrikalaşmaya geçip köylüler işçi durumuna geçtiğinde bile Osmanlı toplumu bir sanayi hamlesi gerçekleştirememiş ve toplum köylü olarak devam etmiştir. İşçi sınıfı olmadığı gibi burjuva sınıfı da yoktur. Cemil Meriç bu hususlara dikkat çeker:

Burjuvada olduğu gibi, İslam için istismar yoktur, içtimaî sınıflar yoktur. Servet insanlara üstünlük sağlayan bir hususiyet değildir, hiçbir imtiyaz sağlamaz. Şeref bilgiden faziletten gelir, ırsi değildir. Bu dünya görüşünün çağdaşı olan Hıristiyan dünya görüşü ile alakası yoktur. Ulema ile halk bütündür. Osmanlı gerçek bir insan medeniyeti idi, karşısında bir tilki uygarlığı vardı, bizim Avrupa gibi olma durumumuz yoktur.[5]

Modern dönemlerin en önemli hususiyetlerinden birisi de, herhangi bir yerde meydana gelen probleme kurumsallaşmayı çözüm olarak tavsiye etmektir. Bugünde duyduğumuz sözlerdendir, kurumsallaşsak bu problemler yaşanmayacak vb. “İslam dininde kurumsal bir yapı yoktur. Bu nedenle ortaçağlarda Hıristiyanlıktan etkilenen Avrupa toplumunun tabakalaşmasında olduğu gibi bir –ruhban– sınıftan söz edilmez. Osmanlılarda -şeriat- ile uğraşanlar ve onu yorumlayanlar –ulema– adı ile anılır.[6]

Said Nursi’nin, Cumhuriyet devrinde karşılaştığı bir sual ve ona karşı verdiği cevap bizim için mucib-i dikkattir:

Bize neden küstün? Bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükümetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zâhir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delaletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise şimdiki tabirle, burjuvaların müstebidane tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avamın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvaya ve küsmeye hakkın yoktur.[7]

Bir hükümet ki eşitlik esası üzerine hareket ederek, her türlü zulüm ve istibdadın karşısında olduğunu söyleyecek, sonrada hocalık ve zahitlik ünvanını burjuvalık olarak değerlendirip zulme devam edecek.

Said Nursi cevaben: “Ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.[8]

Eğer bir eşitlik olacaksa bu eşitlik kanun önünde olmalı ve birileri için ayrımcılık olarak uygulanmamalıdır. Ancak Cumhuriyet devrinin uygulamalarındaki çifte standartlar topluma da yayılmış durumdadır. Zulmün ve istibdadın karşısında olduğunu söyleyenler zulüm ve istibdat yapmaktadırlar. Eşitliği savunanlar hiyerarşik yapıya teslim olup kendini seçkin ve dokunulmaz olarak görüp kendini bunun dışında tutabilmektedirler.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz değer “Milletin efendisi ona hizmet edendir” hakikati gereğince hizmetin ve fedakarlığın öncelenmesidir. Yoksa bunun tersi olarak “Milletin efendisi bana hizmet edendir, bana biat edendir” şeklinde bir yaklaşım İslamî değildir. Bize düşen Asr-ı Saadeti yaşayamasak bile, yaşayabilmek ve hissedebilmek için her türlü istibdadın, seçkinciliğin, ayrımcılığın ve hiyerarşinin karşısında olmak ve kendilerini karizmatik otoritenin temsilcili olarak görenlere “bir dakika!” diyebilmektir. Bunun içinde akıp giden kalabalığın içinde durup, “İki-üç dakika uzaktan temaşa ettim[9] sözünü rehber edip iki-üç dakika tefekkür etmemiz yeterli olacaktır…

Kaynakça:

[1] Yıldırım, Ergün, “İslam Toplum Tasavvuru”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 55.

[2] Yıldırım, Ergün, “İslam Toplum Tasavvuru”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 55.

[3] Yıldırım, Ergün, “İslam Toplum Tasavvuru”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 56.

[4] Bulaç, Ali, “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler”, Düşünce Yayınları, 1981, s. 284.

[5] Meriç, Cemil, “Sosyoloji Notları ve Konferansları”, İletişim Yayınları, 1995, s. 280.

[6] Kongar, Emre, “Türkiyenin Toplumsal Yapısı”, Remzi Kitabevi, 1985, s. 61.

[7] Nursi, Said, “Lem’alar, 22. Lema”, Yeni Asya Neşriyat, 2006, s. 232.

[8] Nursi, Said, “Lem’alar, 22. Lema”, Yeni Asya Neşriyat, 2006, s. 232.

[9] Nursi, Said, “Divan-ı Harbi Örfi”, Yeni Asya Neşriyat, 2006, s. 31.

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım