İki yabancı bile olamadık

İki yabancı bile olamadık

İnsan tanıdığı bildiği insanların yanında doğaldır ve gerçek yüzü iledir. Tanımadığı bilmediği insanların yanında ise normal olmaya çalışır ve çoğu zaman gerçek yüzü ile değildir. Gündelik hayat içerisinde bu şekillenir. Gündelik hayat bize bir bilme biçimi sunar. Buradaki bilme biçimi bizim yeni ürettiğimiz bir şey değil tarihsel bir bilme biçimidir. Daha önce tanıştığımız birisi ile nasıl muhatap olacağımız bellidir. Bununla birlikte ilk defa görüştüğümüz birisi ile yeni bir şey kuruyor ve üretiyor oluruz ki bu durum gündelik yaşamın bir ürünü olarak karşımıza çıkacaktır. Gündelik hayatın bilgisi tarihsel süreç içinde üretilmiş ve her defasında yeniden üretilmeye devam etmektedir.

Gündelik hayatın bilgisi, içinde yaşadığımız grup ve toplum tarafından bize öğretilir. Hangi ortamda nasıl davranacağımız, kiminle nasıl muhatap olunacağı bellidir. Dost bellidir, düşman bellidir. Bununla birlikte gündelik hayattaki yüz yüze münasebetler net bir kalıba girmeyeceği için ilk defa karşılaştığımız kişilere karşı yaklaşımımız farklı olacaktır. Yeniden bir üretim söz konusudur. Bazı durumlarda tanımadığımız insanlar ve gruplar ile kurduğumuz münasebetler tanıdığımız, bildiğimiz insanlar ile kurduğumuz münasebetten daha yakın hale gelebilmektedir. Gündelik hayatın içerisindeki yeni çalkalanmalar ve değişiklikler yakınımızda olanlara uzak, uzakta olanlara yakın olma gibi durumları ortaya çıkarmaktadır.

İslam âlemindeki dini gruplar, mezhepler, tarikatler ve cemaatlerin durumu bahsettiğimizden farklı değildir. Her birisi bazı anlayışlardan dolayı farklılaşmış oldukları halde aralarına çok uzak mesafeler koydukları gözlemlenmektedir. Hâlbuki aynı dinin mensubu olup aynı kitabı okuyan gruplardır. Kur’an-ı Kerimde “Kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler.” ayeti “kendi aralarında şiddetli, kâfirlere ve yabancılara karşı merhametli” şeklinde tatbik edilebilmektedir. Herhangi bir cemaat veya gruptan değil -yabancı- isen iyisin.

Bu konuda Prof. Dr. Talha Cabir Alvani, “İnsanlar çoğu zaman meselelere dengeli ve bütüncül bir şekilde bakamıyor ve sorunun çeşitli boyutlarını göremiyor. Dar bakış açıları onların, yalnızca küçük bir yönü görmelerine neden oluyor. Bu yön her açıdan şişirilip büyütülüyor ve diğer tüm yönlerin veya sorunun tamamının dışlanmasına yol açıyor. Başkalarını yargılama, reddetme veya kabul etmenin temeli haline geliyor. Bu yönü güçlendirmek için farklı görüşe sahip Müslümanlara karşı din düşmanlarından bile yardım alınabiliyor.” diyerek yaşanan bir vakıayı nakletmektedir.

Vasıl bin Ata bir grup Müslüman ile birlikteydi. Harici olarak bildikleri bazı kimselere rastladılar. Vasıl ve beraberindekiler, kendi görüşlerinden olmayan Müslümanların öldürülmesi gerektiğine inanan bu hariciler tarafından öldürülme riskiyle karşı karşıyaydılar. Vasıl, yanındakilerden sorunu çözmesini kendisine bırakmalarını istedi. Hariciler yanına gelerek tehditkâr bir ifadeyle sordular: “Beraberinizdekiler kimdir?” Vasıl cevap verdi: “Onlar müşriktir; Allah’ın kelamını dinleyip şeriatını öğrenmek için koruma istiyorlar.“ Hariciler “Size koruma veriyoruz.” dediler. Vasıl da haricilerden, beraberindekileri eğitmelerini istedi. Onlar da kendi görüşlerini anlattılar. Sonunda Vasıl şöyle dedi: “Ben ve beraberimdekiler sizin bize öğrettiklerinizi kabul ediyoruz.” Bunun üzerine Hariciler şöyle dedi: “Haydi birlikte gidin, zira din kardeşisiniz.” Vasıl “Söylemeniz gereken bu değil” dedi ve Tevbe Suresinin 6. ayetini: “Puta tapanlardan birisi sana sığınırsa, onu güvene al, ta ki Allah’ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur.” okudu.

Vasıl “Bu yüzden bizi güven içinde olacağımız yere götürün” diye devam etti. Hariciler bir birlerine baktılar ve şöyle dediler: “Haklısın öyle olsun.” Daha sonra Vasıl ve grubunun yollarına devam etmelerine ve hepsinin evlerine güven içinde varmalarına yardım ettiler.

Bu kıssa görüş ayrılıklarının basit konularda farklı görüşlere sahip bir Müslüman’ın yalnızca kendisinin sahih, bozulmamış hakikate sahip olduğunu düşünen aykırı bir Müslüman grubun terörüne ve katline maruz kalmamak için gayrimüslim gibi davranmaktan başka şansının kalmadığı bir aşamaya ulaştığını göstermektedir. Gayrimüslimler bu aykırı fikir sahiplerinin elinde Müslümanlara göre daha fazla güven içindeydiler.

Günümüzde nerde bu tekfirci, inhisarcı anlayışlar? Belki bir hizip ve grup olarak gözükmese zihnimizde, düşüncemizde ve kafamızın maalesef bir taraflarında hep var. Kendimizi haklı meslektaşımızı haksız görmeler, kendimizi hak diğerlerini batıl görmeler artık sıradan hale gelmiş. Kucaklayıcı ve kuşatıcı bir bakışı kaybetmişiz. Gayrimüslimlere karşı sergilediğimiz hürmet ve muhabbeti daha yakınımızda olan kardeşlerimize göstermediğimiz gibi gıybet, iftira ve beddualar ile ceza vermeye çalışıyoruz.

Bediüzzaman hazretleri bu duruma “Şu fırkalar eğer çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkarda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimağında onların meylettiği mesleğe meyelan bulunabilir. Hatta eğer bir dimağ büyütülse, meani tecsim edilir ise; şu fırak sinematoğrafvari o dimağda temessül ettiği görülecektir.” sözleriyle işaret etmiştir. Başta kendimiz olmak üzere çevremize şöyle bir baksak “kader meselesinde” teorikte cebriye, pratikte mutezile gibi olduğumuz hemen göze çarpacaktır. Halbuki biz hani Ehl-i Sünnet idik…

Bediüzzaman hazretleri bu tespiti ile dalalet fırkalarını, inhisarcı, tekfirci ve ötekileştirici anlayışları uzaklarda arama, önce kendi zihin dünyana bir bak demektedir. Bununla birlikte dengeli ve makul bir zihin ve inanç dünyasının nasıl temin edileceğini, yanlış düşüncelerin ehl-i Sünnet ve Cemaate nasıl dahil olabileceğinin yolunu da şu ifadeleri ile gösterir.

Meşrutiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharri-i hakikatın imdadıyla, fünun-u sadıkanın muavenetiyle, insafın yardımıyla şu fırak-ı dalle ehli-i Sünnet ve Cemaate dahil olacakları kaviyyen me’muldür.

Evvela ilm-i istibdadın olmadığı bir zemine ihtiyaç var. Bu hür zeminde, hakikati araştırma meylinin daima imdat verici durumda olmasıyla, ben hakikati buldum demeyip araştırmaya, yeniliklere daima açık olmak gerektir.  Diğer bir yardımcı ise sadık fenlerden istifade etmektir. Diğer bir şart ise insaflı olmak, insafla bakmaktır, ön yargılarla âni karar vermemektir.

Bugün içinde bulunduğumuz ihtilaflar, kavgalar, kafa karışıklıkları ilmi hürriyetin tesis edilememiş olmasıdır. Hür müzakere ortamlarını tesis etmediğimiz sürece bütün konuşmalar karşımızdaki kişi veya grupları tanıyıncaya kadar devam edecektir. Konuşmalar hakikati aramak için değil, aramızdaki mesafeyi ayarlamak için olacaktır. Yabancılık devam ettiği sürece yakınlaşma gayretimiz tanıştıkça -yakınlaşma bir tarafa- uzaklaşmak için olacaktır. “Seni de tanıdık işte!” deyip tanıdığımız insanlardan uzaklaşmaya başlayacağız. İki yabancı olamadığımız mı bizim problemimiz demek zorunda kalacağız. Oysa biz kardeş olmak istemiştik. Allah da kardeş olduğumuzu ilan etmişti…

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.