İkinci kişi merkezli bir kıssa okuması

Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisini izlerseniz doğru yolu bulursunuz.

Dış yüzü aynı iç yüzü farklı

İktisat Risalesi namlı On Dokuzuncu Lema’nın Altıncı Nüktesi’nde, dış görünüş itibariyle benzer bazı hallerin iç yüzlerinin birbirinden çok farklı olabileceğinden bahseder Bediüzzaman. Ve bu hakikati izah sadedinde imtisal ettiği örnekte “iktisat ve cimrilik” ikilisini ele aldığını görürüz. Zahiren birbirine benzeyen keyfiyetler olan bu ikilinin hakikatte iki zıt kutbu temsil ettiğini okuruz satırlar ilerlerken. Ve Risale-i Nur mesleğinin bir şiarı olan “hakikatin bir temsil ile izahı” başlar ardından…

Kıssanın ana şablonu

Sahabenin Abadile-i Seb’a-i meşhuresinden olan Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki Halife-i Resulullah olan Faruk-u Azam Hazret-i Ömer’in (RA) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe alimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş.

Bu izzetli ve müstağni olmasını umduğumuz zatın böyle bir münakaşa içinde bulunmasını yadırgarız evvela. Ardından o mübarek zatın adımlarını takip eder, evinin civarında bulunan muhtaç dilencilere çok daha ciddi meblağları gözü kapalı bağışladığını öğrenir, sonra gider bizzat kendisinden bu iki çelişkili tavrı arasındaki farkı sual ederiz. Ve o mübarek zattan aldığımız cevap vesilesiyle iktisat ile cimrilik arasındaki nüansa dair bütün ümmete mal olmuş hikmet dolu cevabı alırız. Kıssamız da ayna tuttuğu hakikati izhar ederek vazifesini yapmış bir biçimde hitama erer.

Gözlükleri değiştirmek

Bu hakikatin ortaya çıkmasına vesile olan ise adını sanını bilmediğimiz bir sahabedir. Görünen o ki olayın içindeki rolü yalnızca Abdullah ibni Ömer hazretlerinin hareketlerini takip ederek kıssadan niyet edilen hissenin alınması için vazifesini yapmaktan ibarettir. Halbuki Abdullah ibni Ömer’in değil de bu zatın hareketlerini merkeze alarak yapacağımız kıssa okumasında aynı olayın içinde bambaşka hakikatler de yattığına şahit olabiliriz.

Zâhirin değil tahkikin peşine düşmek

Evvela Abdullah ibni Ömer’in çarşıdaki münakaşasına şahit olan sahabenin bu tavrı anlamlandıramadığını ve tabiri caizse şok olduğunu görüyoruz. Ama bunun neticesinde mesela gidip “Koskoca alim sahabenin ortalık yerde yaptığını gördünüz mü?” diye olayı diğer insanlara yetiştirmediğini, hikmetini anlamak niyetiyle bizzat onun peşine takıldığına tanık oluyoruz. Buradan ise şu iki dersi çıkarabiliyoruz: 1) Zahire bakıp hüküm vermeme 2) Olayın iç yüzüne vâkıf olmak için topluma yaymadan önce bizzat gidip meseleyi tahkik etme…

Zannın değil yakînin adamı olmak

Ardından mübarek hanesine dönen Abdullah ibni Ömer’in evinin civarındaki iki dilencinin yanında bir müddet oyalandığını gören sahabe, dilencilerin yanına varıp onların yanında niye oyalandığını sorar ve kendilerine birer altın verildiğini öğrenir. “Fesübhanallah!” şaşkınlığı yaşayan sahabe bu zahiri çelişkiyi aklına sığıştıramaz. Peki ne yapar? Gidip başka yerlerde “Şu alim sahabe dediğimiz zatın tutarsızlığını görüyor musunuz? Çarşıda böyle evinde ise şöyle…” gibi sözler mi sarf eder? Hayır. Bu hareketlerinin sebebini açıklaması için bizzat giderek Abdullah ibni Ömer’in kapısını tıklar, şahit olduklarını özetler ve kendisinden müşkülünü halletmesini ister. Burada ise şu önemli dersleri alırız bu meçhul sahabe efendimizden: Zahirdeki tutarsız tavrını anlamlandıramadığımız bir dostumuz, bir dava arkadaşımız varsa bize düşen gıybetini yapmak, farklı ortamlarda çelişkilerinden dem vurarak onun şahsını itibarsızlaştırmak değil mert bir biçimde bizzat giderek kendisiyle konuşmaktır. Yani zan ile değil yakîn ile hareket etmektir. Bu duruşu sergileyebilirsek meselenin büyümeden hayırlı bir şekilde kapanabileceğini ve hatta birçok hakikat dersinin de yaşanan olaydan devşirilebileceğini anlarız böylelikle…

Farklı bir gözü esas alarak yapmaya çalıştığımız kıssa okumasından hissemize düşen bunlar oldu. Düşüncem o ki bir Nur talebesi tuttuğu yolun sahabe mesleğinin bu asırdaki izdüşümü olduğunu düşünüyorsa bu hayatlardan alması ve pratiğe de yansıtması gereken birçok ahlak örneği onu bekliyor…

Bonus: Abdullah ibni Ömer’in (RA) verdiği o son cevaptaki üslup inceliğini de gözden kaçırmamalı: Kapısına kadar gelip kendi tutumunu sorgulayan o sahabeye çıkışmadan, kızmadan meseleyi ne de güzel izah ediyor. Halbuki bir sahabe, hem de âlim sahabe, dahası Hz. Ömer’in (RA) oğlu olması gibi onu seçkin kılacak vasıflara yaslanabilir, gocunabilir, niyet okumasında bulunabilir ve hatta işi tehdide kadar götürebilirdi. Bu pest ahlak ürünü olan fikir ve hissiyatların hiçbirine tenezzül etmeyerek verdiği o sakince ve hikmet dolu cevaptan, en ufak bir sorgulamaya dahi sadakatsizlik ithamı yöneltebilen kişi ve kurumların alacağı çok dersler olsa gerek…

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım