İman eğitimine dair bir usûl meselesi

İman eğitimine dair bir usûl meselesi

HEPİMİZİN MÂLUMUDUR; köksüz ağaç ilk ciddi fırtınada devrilir, sığ su ilk kavurucu sıcakta buharlaşır, samimî olmayan beraberlikler ilk kavgada son bulur. Neticede temeli sağlam, derinliği yeterli olmayan her şey kısa bir sürede yok olma tehlikesiyle yüz yüze gelir. Bu derinlik meselesi, bütün kainatın şahitliğiyle bize gösterilen bir hakikattir.

Bu kısa tahkikata binaen şunu söyleyebiliriz: İmânî derinliği yeterli olmayan bir insan da ilk sarsıcı şüphede imanını kaybedebilir. İnsan evvela Rabbini, peygamberini, dünyaya gönderiliş hikmetini, beraber yol alacağı insanları ilh. sağlam bir şuurla bilmelidir ki başka kişilerle, fikirlerle, ortamlarla tanışınca onu ayakta tutan kulluk zemini sarsılmasın. Dolayısıyla imanda ve itikatta ciddi bir derinliğe ulaşılmadıkça, her türlü kişinin ve fikrin cirit atabildiği geniş mecralara kanat açılmasını, oralarda uçmaya heves edilmesini “imânî bir tehlike” olarak nitelendirmemiz gerekir. Tıpkı yavru bir kuşun, yuvasında yeterli vakti geçirmeden uçmaya heves etmesinin, onun için yere çakılma tehlikesi teşkil etmesi gibi…

Seküler bilimlerin tahtı ele geçirerek dinî ilimleri arka plana attığı modern zamanlara kadar bu tehlikeye genel itibariyle dikkat ediliyordu. Mesela o zamanlar ilmî otoritenin zirvesinde yer alan İslâm âlimleri, her meseleyi her insanın yanında konuşmamıştır. Zira o meselenin nasıl bir bağlamda ve ne amaçla ele alındığını bilmeyen basit fikirli bir avamın zihni karışabilir, sâfiyane bağlanışı bozulabilir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet âlimlerimiz kendi aralarında gerektiğinde çatır çatır tartışırken âvamın yanında netameli konulara ve konuşmalara kesinlikle girmemiştir. Ehl-i kitap gibi dışarıdan veya Mutezile gibi içeriden hücum eden hasımlarıyla gerekli mücadeleleri vermişler ancak iman ve fikir donanımı açısından yeterli görmedikleri talebelerini bundan men etmişlerdir. Bu duruma dair güzel bir misal:

İmâm-ı Âzam tam bir ahlâk âbidesiydi. Kendini asla ön plana çıkarmak istemezdi. Zaman zaman muhalifleriyle münazaraya tutuşurdu. Fakat yakınlarını ve talebelerini münakaşalardan menederdi. Oğlu Hammad’ı kelamî konularda münakaşa yaparken gördü ve onu münakaşadan menetti. Kendisine:

– Seni münakaşa yaparken görüyoruz. Peki bizi neden menediyorsun dediklerinde şu cevabı verdi:

– Biz münazara yaparken karşımızdaki arkadaşın yanılmasından, kaybetmesinden korkarak sanki başımızın üstünde kuş varmış gibi hassasiyet gösteririz. Siz ise münakaşayı arkadaşınızın yenilmesi esasına göre yapıyorsunuz.

(www.islamveihsan.com sitesinde yer alan “İmam-ı Azam’ın Meziyetleri” başlıklı yazıdan alınmıştır.)

Elbette bu tutum, imanın kemâlinden ve kalbin şefkatinden gelen ulvî bir hassasiyetin icâbıdır.

Bediüzzaman’ın “dar daire” hassasiyeti

Bu hassasiyetin yok olmaya yüz tuttuğu ahir zamanda Bediüzzaman hazretleri de aynı konuda çok kesretli tahşidatta bulunmuştur. Çok defa okunmasını arzu ettiği “Meyve’nin Dördüncü Meselesi” isimli hayatî metninde şunları söylemektedir:

Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi her insanın kalp ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar birbiri içinde daireler var. Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.

Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfakî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merak ile takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.
Şuâlar

Demek ki en büyük vazifelerimiz nefis-kalp mücahedesi, aile ahvâlimiz, akrabalık ilişkilerimiz gibi dar daireden başlayarak tedrîcen genişleyen meseleler olması gerekirken geniş daireler câzibedarlığıyla nefisleri bir anda kendine çektiği için buna ket vurulmaktadır. Bunun neticesinde ya ifratla içe fazla kapanma ya da tefritle dışa fazla açılma söz konusu olmaktadır. İkisi de Cenab-ı Hakk’ın hikmet kanununa münâfi olan iki tutuma işaret etmektedir.

Hz. Mevlâna’nın pergel örneği ve bir usûl meselesi

Peki çözüm nedir?

Aynen Mevlâna Celâleddin hazretlerinin misalinde dediği gibi, pergelin iğneli ayağını merkeze sağlam batırıp diğer ayağıyla cihanı dolaşmak… Ancak bu merkez-çevre uyumuyla dar ve geniş daireler arasındaki ilişkiye hakkıyla riayet edilebilir.

Ancak bu “açılmak” meselesinde usulî açıdan problem oluşturabilecek bir noktaya hemen dikkati çekelim. Her şeyin bir usulü olduğu gibi elbette geniş dairelere açılmanın da bir usulü olmalıdır: Merkeze ayağı sağlam basmak yani iman ve itikat cephesini sağlam tutmak hiç de basit bir iş değildir. Yukarıdaki metinde geçtiği gibi “en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife” bulunmaktadır. Mesele çok ama çok büyük ve daîmidir. Belli bir noktada biten veya günün belli saatlerinde molası olan bir mesai değildir. Bu nedenle edindiği birkaç dinî bilgiyle pergelin merkez ayağını yere sağlam batırdığını zannetmek esasen bir aldanıştır. Zira iman, çalmaya hevesli birçok hırsızı bulunan, sürekli takibi gereken, daima yeni açılımlar ve inkişaflar isteyen çok nazenin bir cevherdir.

Bediüzzaman hazretlerinin bir mektubunda ele aldığı aşağıdaki satırları da çok mühimdir. Maalesef Müslümanların büyük çoğunluğunun gerekli ehemmiyeti göstermediği, Müslüman ülkede doğmakla “kazanılmış hak” olduğunu zannettiği iman eğitiminin aslında ne kadar derin kökleri olduğuna işaret edilmektedir:

İman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil. Bir çekirdekten tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misalî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o derece kesretli hakikatleri var ki bin bir esma-i İlahiye ve sair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir” diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.
Emirdağ Lahikası

Elhâsıl: Kendi nefis-kalp dairemizdeki mücahededen başlamalıyız. Ardından aile, akraba, komşu derken sabit ayağı kaydırmamak için daimî mücahede ile “tedrîcen genişleyen” bir iman eğitimi modelini esas almalıyız. Bediüzzaman hazretlerinin de belirttiği gibi buna şedit bir şekilde her daim ihtiyacımız var. Elinden gelen vazifenin yapılıp Allah’ın vazifesine karışılmadıkça bereketli neticelerin görüleceği bir imânî hizmet modeli bizi bekliyor…

Abdülhamid Karagiyim
Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.