İnsan: Nesneleştirenler ile özneleştirenler arasında

İş yaşamıma başlayalı iki yıla yaklaştı. Ve bu iki yıl boyunca şaşırarak ve üzülerek gözlemlediğim bir olgu var. O da insanların bütün ve biricik hayatlarını çok basit bir iş için feda ediyor olmaları. Hayatın tüm anlamının ona  endekslendiği, “mesai saatleri” dahilinde kalınamayıp günün tüm mesaisi ve enerjisinin feda edildiği işler… İnsanı bütün mahlukat üstünde bir “özne” konumunda yaratan Rabbin bu tercihine mukabil onu adeta robotik hareketler yapan bir “nesne” konumuna düşüren işler…

Elbette “nazar ve niyet formulü” nü kullanan, mesela namazlarını kılmak suretiyle asıl vazifesini unutmamak, işini en güzel şekilde yapmak suretiyle Allah’ın kemâline ayna olmak, kendi el emeğiyle kazanıp başkalarına muhtaç olmamak suretiyle nâstan istiğna etmek vb. gayelerle çalışanların bu çalışmalarının da yaratılış maksadımız olan “ubûdiyet” kapsamına girmesi Rabb-i Rahîm’in şânındandır. Beni üzen ve şaşırtan ise yaptığı işine müstakil bir değer atfederek tek hayat amacını o iş üzerine kilitleyenler. Tam bir “insaniyetin sukutu” durumu ortaya çıkıyor ne yazık ki.

Bir örnek üzerinden düşünelim: Diyelim adam araba tekerliği üreten bir fabrikada çalışıyor. Çalışması helal-i hoş olsun. Ancak bütün bir ömrünün ve enerjisinin sırf bu iş için heder edilmesi hakikaten bir insanın “insâniyeti” açısından çok fecî bir sukut.  Mânâ itibarıyla pek bir ehemmiyeti olmayan, sadece insanların ulaşımlarında hız ve kolaylık sağlayan bir aracın bir parçasının üretimini yapan bir iş ve o işten alacağı cüz’i bir ücret için bütün kıymettar ömrünü heba etmek!

Zaten Rabb-i Rahim de o insanlara tuttukları yolun yanlışlığını ihsas etmek için bir varoluşsal  boşluk duygusu yaşatıyor ki dönüşleri mümkün olsun. O da olmasa insan bir şeylerin ters gittiğini hiç hissedemeyecek ve hidayete kavuşması neredeyse imkânsız olacaktı. Elhamdülillah bu nazarla her şeyde bir güzellik ciheti var.

“Namlunun Ucundaki Batılılık” yazısında Ayşe Kadıoğlu şöyle der: “Modernitenin en önemli özelliği herkesi vazgeçilebilir kılmasıdır. Modern toplumlarda kişilikler değil yapılan iş önemlidir.” Çalışmanın ve kurumların kutsanarak özneleştiği, asıl özne olan insanınsa nesneleştiği modern çağlar bu tersliğin zirveleştiği bir asır belki de. Ama bu insanlık tarihi boyunca da hep süregelmiş bir imtihan alanı. Mesela ünlü Amerikan düşünür H. D. Thoreau’nun piramitlerin inşasıyla ilgili şöyle bir sözü vardı:

“Mısır piramitleriyle ilgili en meraka değer şeyse cesedi köpek balıklarına atıldığı takdirde daha çok işe yarayacak bir insanın mezar yapımı için çalışacak bu kadar çok köle ruhlu insanın nasıl bulunduğudur.”

Piramitlerin inşasına nasıl o kadar çok adam bulunduğu gene de anlaşılabilir. Zira varoluşunun hikmetini kavrayamamış insanların esfel-i sâfilîne sukut edip her işe âlet olabilmeleri ne yazık ki şaşırtıcı değil. İşin şaşırtıcı tarafı beslendiği eser olan Risale-i Nur vesilesiyle insanın Cenab-ı Hakk’ın  en nadide, en kıymettar sanatı ve “netice-i hilkat”i olduğu böylelikle bütün bir “yaratılış piramidi”nin insanın üzerine kurulduğu hakikatini öğrenen bazılarının dahi kendi kurumlarının selameti adına hiç umursamadan insan harcamaları. Ya da kendi kafasındaki projeyi gerçekleştirmek için dostlarını “projeye fayda sağlayacak sıradan bir nesne” olarak görebilmeleri… Bu tabloları görünce “Bizim zihnimizi Kur’anî hakikatler mi terbiye ediyor yoksa modern çağın hakikatsiz felsefesi mi?” diye muhasebe yapma gereği hissediyorum.

Başa dönersek devlet kurumunda çalışan biri olarak “sıradan bir nesne” konumuna düşmemek için şunu hep hatırlamam gerektiğini düşünüyorum: “Ben devlet için yaratılmadım, devlet benim için icad edildi.” Evet devlet dediğimiz aygıtı da nihayetinde benim gibi eli, yüzü, burnu olan aciz ve fani insanlar ortaya çıkardı. Şüphesiz bazı ihtiyaçlar için. Ama ihtiyaçları karşılayan bir “araç” olması şartıyla. Eğer ki kendi ellerimizle kurduğumuz bir ortak  sözleşme olan devleti (ve insan eliyle kurulmuş diğer tüm oluşumları) araç olma makamından “amaç” makamına hele hele ki “hayat amacı” makamına çıkarıyorsak bir nevi kendi ellerimizle yaptığımız puta tapar gibi bir hâle geliyoruz. Sadece eski putperestlerin yöntemlerinden biraz daha sofistike bir şekilde. Ve bu, dikkat edilmediği takdirde insanın zihnen çok çabuk kayabildiği bir zemini teşkil ediyor. Rabbim böyle bir sukuttan bizi ve tüm ahir zaman evlatlarını muhafaza eylesin.

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım