Bediüzzaman’ın bir tecrübesi ve insanın manevi derinliği

Bediüzzaman, üstadı olan Kur’an-ı Hakîm’den aldığı derse binaen risalelerinde öyle ifadeler kullanır ki bırakın bir risaleden veya bir sahifeden, bir cümleden hatta bazen bir tek kelimeden dahi sizi mühim hakikatlere götürebilecek ipuçları elde edersiniz. Ben bu durumu metodoloji açısından “reşha mesleği”nin bir icabı olarak okuyorum. Her bir şeyiyle ona ayna olma, zâtında perde olabilecek hiçbir tortu bırakmama ve bu sebeple kelimeleri dahi o hassasiyetle seçme…

İşte belki onlarca defa okuduğum 11. Lem’a’yı geçen günlerde okurken bu kez dikkatimi celp ve cezbeden bir kelime insanın hakikati ve bu hakikatin derinliği hakkında birtakım tefekkürlere vesile oldu benim için. Yaşadığı bir enfüsî mücahedeyi anlatırken sözlerinin bir yerinde şöyle diyordu Üstadım:

Bu fakir Said Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar.

Aslında bu cümlede üzerinde düşünülmeye değer pek çok kavram var. Beni kendine çeken ise başta yer alan “Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda” ifadesindeki “çalışmak” kelimesi oldu. Şunu merak ettim önce: Madem Eski Said’in metodundaki hataları anladı, neden hala “çıkıvermiyor”da çıkmaya “çalışıyor”du? Neydi onu böyle derûnî çatışmalara mecbur eden şey?

Bu kelimelerde bana insanın iç dünyasının enginliğinden haberler taşıyan bir sır var gibiydi…

Evet anlıyordum ki insandaki binlerce latifenin bir uyum süreci var. O duygu ve düşünceler yoğrulmalı ve kıvamını buluncaya dek pişmeli. Güneş’in parlaklığındaki “hassas şiddet”ten yemeğin tuzunda bulunması gereken “ince ayar”a kadar bu alemin tekellüm etmekte olduğu “kıvam” hakikati elbette bu alemin bir parçası olan insan için de câri olmalı. Bu işin bir veçhesi…

İç dünyamızdaki bir diğer veçhedeyse iki büyük imparatorluğun çarpışmasından mahiyetçe çok daha şiddetli ve dehşetli bir çarpışma söz konusu. Bir yanımız ruhumuzu âlâ-yı illiyyîne uçuran akıl, kalp ve vicdan gibi cihazlarla donatılmışken diğer tarafımız bizi esfel-i sâfilîne çakan nefis, heva, vehim benzeri aletlerle teçhiz edilmiş. Akıl ve kalbin tasdik ettiği ve teslim olduğu hakikate karşı cephede savaşan nefis, heva, vehim gibi cihazlar da rıza gösterebilmeli, en azından itikadi olarak teslim olmalı. Hatta Bediüzzaman’ın iradeyi dinlemeyen ve teklif altına giremeyen latifelerin insana kodlandığından bahsettiğini de hatırlayacak olursak insan denilen varlığın ne derece çözülmesi müşkül ve kompleks bir muamma olduğunu bir nebze daha anlayabiliriz.

Buradan kendi payıma aldığım “incelik dersi” şu oldu: İnsana, insana layık bir usulle yaklaşmalı, hem kendi insaniyetimle hem de çevremdeki insanlarla kurduğum ilişkileri kaba saba bir şekilde değil bu hassas nazarla tartmalıyım. Mesela yanlışını gördüğüm bir insanı hemen silmemeliyim. Onun iç dünyasında yaşanan fırtınalardan haberim var mı? Yok. Hatta o kardeşime içine düştüğü fena halden dolayı acımalı ve yardım etmeliyim ki kalbi nefsiyle olan çarpışmasında mağlup olmasın. Hatta bir sahih hadiste buyurulan “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez” ihtar-ı nebevisinin bu meseleyi de kapsadığını düşünüyorum. Kardeşini düşmana teslim etme! Yani o kardeşinin zâtını karşı cephedeki müşriklere teslim etmeyeceğin gibi onun kalbini karşı cephede savaşan nefsine de teslim etme, şeytanının meleğini boğmasına izin verme!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım