İslâm ve diğer inançlar arasındaki farka dair

İslâm ve diğer inançlar arasındaki farka dair

İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubûdiyet-i hâlisa tesis ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat ediyor, reddediyor.

Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup

“Bir Yaratıcıya inanıyorum.”

Bu cümleyi bir Müslüman kurabileceği gibi bir deist ya da bir Hristiyan da pekâlâ kurabilir. Ancak aralarında ciddi bir fark mevcut bulunuyor. Bir Müslüman bu cümleyi kurduktan sonra, bütün fikir akışı ve hayat tarzını Yaradanına göre tayin etmek durumundadır. Çünkü onun itikadında Yaratıcı, her an her şeyi idare eden mutlak bir ilahtır. İlminin girmediği, iradesinin nüfûz etmediği, isimlerinin kapsamadığı hiçbir varlık alanı mevcut değildir. Bu nedenle Elçisi (asm) yoluyla insanlara tebliğde bulunmuş ve yarattığı âlem sarayının âdâbını kullarına eksiksiz bir biçimde bildirmiştir. Dolayısıyla O ve O’nun dini hesaba katılmadan yapılacak her yorum veya davranış, baştan temelsiz olmaya mahkûmdur.

Fakat deizmde veya (tahrif olmuş) Hristiyanlıkta durum böyle değildir. Onlar bir Yaratıcıya inansa bile, geri kalan tüm varlıkları O’ndan bağımsız değerlendirdikleri için düşünce hayatı ve yaşam tarzlarını kendi kafalarına göre kurabilirler. Çünkü Yaratıcı onlara göre yaratmış ve bırakmış, reel hayatla artık pek bir alakası kalmamıştır. Onlarca “ilk sebep” olarak kabul edilebilir ancak buraya, şu anki hayata müdahale edecek kadar (haşa) ileri gitmemelidir! İngiliz kraliyet ailesi gibi başta yüce, karizmatik bir sembol gibi duracak ancak gündelik hayat hakkında pek söz söyleme hakkına sahip olmayacaktır.

Kadir-i mutlak olmayan böyle bir tanrı tasavvuru onların inanç dünyasını temelden sarsmış, bütün aşırılıklar din adına buradan fırsat bulmuştur. Kendi arzusunu tanrı buyruğu diye dikte eden din adamlarından tutun da komşu ülkeyi ihtirasları sebebiyle işgal eden hükümdarlara kadar pek çok suistimaller buradan neşvünema bulmuştur.

Meselenin kilit noktası şurada düğümleniyor gibidir: İsa aleyhisselama tanrılık düzeyinde bir kutsallık atfedince, Allah’tan başka şeylere de rablık ve tesir vermenin yolu açılmıştır. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelmiştir.

Bediüzzaman hazretlerine göre onlar “velediyet” fikrini kabul ettikleri için hem Yaratıcıya inanıp hem de kendi benliklerine bir tesir verebilirler. Bu nedenle bir Hristiyan hem dindar hem de egoist olabilir. Fakat bir Müslüman sebeplere tesir vermeyen tevhid dinine intisap ettiği için ya egosundan vazgeçecektir ya da dininden.

Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup

Zira hakikatte Allah’tan başka her şey âcizdir. Mahlukat O’nun mahkûmudur. Mahlukatın en büyüğü olan peygamberler dahi nihayetinde bir atomu idare edemez, kendi kalbinin atışlarına müdahale edemez. O bildirmedikçe bir şey bildiremez. Mülk umumen O’nundur. Kullar ise fâni birer misafiridir. Müslümanlar da bu şuurla yaşamış ve hem Peygamberlerini (asm) çok sevmiş hem de onu putlaştırmamıştır. İfrat ve tefritten berî olmuşlar, böylece hikmet yolunu bulmuşlardır.

İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı şerif münasebetiyle şunu da ekleyelim: Ramazan gibi bir ay başka hiçbir inançta mevcut değildir. Yani bütün inananların beraber sahur, beraber oruç, beraber iftar, teravih, mukabele ilh. yaparak muntazam ve muazzam bir ordu gibi hareket ettiği aya sahip olan tek din İslâm’dır. Her insanda birlik ve beraberlik içinde yaşama duygusu fıtraten vardır. İşte bu fıtrî duyguyu tatmin etme açısından da İslâm, Ramazan’ıyla eşsizdir. Ramazan dışında da günlük beş vakit namazıyla gene bu sırrı devam ettirmektedir. (Kendisine sadâkatte sebat gösterenler için…)

İşte İslâmiyet ve diğer inançlar arasındaki bu büyük farkı anla(ya)mayan bazı dünya-perestler, özellikle aklı gözüne inmiş ve kalbi katılaşmış materyalist bilimciler, bütün dinleri hurafe görüp hangi dine iman edildiğinin bir önemi yok zannederler. Kendi sığ nazarlarıyla tüm inançları bir kefeye koyarak hepsini “dogmatik, tahkiksiz ve hikmetsiz inançlar manzumesi” zannetmek gibi toptancı bir yaklaşımda bulunurlar. Bu yüzden fikirleri oldukça yüzeysel ve temelden çürüktür.

Şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

Mesnevi-i Nuriye

Ana kaynaklarının ve on beş asırlık tarihinin şehadetiyle İslâm kusursuz bir tevhid dinidir. Doğrudan semavîdir. Tabiri caizse tam manasıyla organiktir. Temel umdelerine hiçbir beşer müdahalesi bulaşmamıştır. Kitap ve sünnet üzerinde yapılan insan kaynaklı içtihatlarda dahi durum bir açıdan böyledir. Bu konuda ümmete yön veren büyük âlimler, Allah’ın rızasını kelâmından anlamak için kalbe gelen ilhamları esas almıştır. İlahî meselelerde verdikleri hükümlere beşerî heva ve heveslerini karıştırmaktan şiddetle kaçınmıştır. Bu konuda İslâm tarihinde binlerce hatıra aktarıla gelmiştir.

Bu saf semavî yapısıyla beraber İslâm tahkik ve hikmete de çok değer verir. Aklı ve ilmi kesinlikle donuklaştırmaz. Kutsal kitabında sürekli olarak insanları kâinat üzerinde akletmeye davet eder. İlim ve fikir adamlarına ayrı bir önem verir. Ayrıca Elçisi (asm) yoluyla birinci elden “Hikmet mü’minin yitiğidir” gibi ihtarlarda bulunarak mü’minleri daima akıl ve hikmete teşvik eder; ama aklı putlaştırmadan…

İşte bu nedenle İslâm, yeryüzündeki başka hiçbir muharref din ya da beşerî ideolojiye benzemez. Bunun bir delili de bütün dünyevî akımlara (en azından prensip düzeyinde) direnç göstermesidir. Hâlbuki mesela Hristiyanlık, kapitalizme teslim olmuş ve dinî günleri tüketim kültürünü en çok coşturan günlere dönüşmüştür. Bunu görmek için Paskalya, Şükran Günü gibi kutlamalardaki israf düzeyine bakılabilir. Oysaki İsa aleyhissselamın ne kadar sade bir zühd hayatı yaşadığı malumdur.

Sözün özü: Dinimizin değerini bilip onun sâfiyetini muhafaza edenlerden olmak duasıyla…

Abdülhamid Karagiyim
Share

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.