İslamlar içinde huzurun yeniden inşası

{Ahmet Faruk Kaya}

Ahirzaman…

Arayışın olduğu, çözümlerin arandığı zaman…

Herkes bir kurtuluş derdine düşmüşken, hatta uzaya yerleşme planları yapılırken…

İslam âlemi karışmış, Müslümanlar birbirine düşmüşken…

Ne kadar da acı ve felaket bir zamansın, ahirzaman…

Dedik ya herkesin bir arayışı var. Ama çözüm sunan, sunup ta başarıya ulaşan neredeyse yok. Yok ki dünya bu halde. Dertler ölçüsüz bir şekilde artmış; dermanlar azalıp uygulanamaz hâle gelmiş. İhtiyaçlar sınırsızlaşmış, fakirlik âlemi sarmış.

Özellikle son iki yüz yıldır yaşanan olaylar insanları hayattan bezdirmiş, ama yapacak bir şeyleri de kalmamış. Birinci Dünya Harbi ve ölen milyonlarla insan… İkinci Dünya Harbi ine milyonlarla ölümler… Açlıklar, sıkıntılar, hastalıklar, bunalımlar, kısacası zahiri açıdan maddi manevi her türlü belalar…

Osmanlı da bu sıkıntıları tadan, belki en çok yaşayan bir devletti. Son dönemi tam bir karışıklık içinde geçmiş, yenilikler yapılmış, çözümler aranmıştı. Ama sonuç manen ve maddeten yenilgiydi. Öyle bir yenilgiydi ki bu, sonucu sonu olmuştu Osmanlının.

Tam bu dönemlerde aranan bir adam  vardı, fakat ulaşılmazdı. Zira o kadar perde vardı ki arayanların etrafında, perdeleri aşıp ona ulaşmaları imkânsızdı. Ve öyle de oldu. Ama o vazgeçmedi. Âlem-i şehadette arayanların değil belki ama, âlem-i manada arayanların meclisine dâhil oldu. Orada söyledi fikirlerini. Muhteşem meclis kabul edip onaylayınca, sırtına da ahirzaman yükünü, helaket ve felaket adamı[1] olma görevini alınca, tüm dünyaya -öncesinde olduğu gibi- sesini arttırarak haykırmaya, çözümlerini sunmaya başladı.

Tek derdi Allah’tı onun. Derdi İslamiyet’ti. İnsanlıktı derdi. Bir kişi olsun kurtarmam lazım dedi Cehennem’den; belki de on milyonları kurtardı. O da görüyordu yaşanan sıkıntıları. O da biliyordu ve farkındaydı her şeyin.

İki cümle var diyordu tüm felaketlerin sebebi olarak ve şöyle dile getiriyordu:

Beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlaksızlığın ve bütün ihtilalatın menşe’i iki kelimedir:

Birisi: ‘Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?’

İkincisi: ‘Sen çalış, ben yiyeyim.’[2]

Ne kadar da isabetli bir tespitti bu. Hakikaten insanlar sadece nefislerini düşünür olmuş ve kendilerinden başkaları umurlarında olmaz hâle gelmişti. Bırak komşusunu, ailesi bile kendisini ilgilendirmemiş, herkes birbirlerini bitirme savaşına girmişti.

Kazananlar daha da güçlenmiş, kaybedenler ise daha da zayıflamıştı. Hak hukuk tanınmaz olmuş, insanlar felakete itilir hâle gelmişti. Bunun sonucunda da avamdan havassa kin ve isyanlar, havastan avama zulüm ve tahakkümler başlamıştı.[3] Oysa, olması gereken avamda itaat ve hürmet, havasta ise merhamet ve ihsandı.[4]

Bunlar olmuyordu ve sebebini Bediüzzaman fark etmişti. Peki, çözüm neydi? Bunca felaketi bitirecek, huzuru sağlayacak bir çözüm var mıydı? Sorunu gören, çözümü de bilecekti elbet. Bediüzzaman Kur’an’dan aldığı ilhamla çözümü de biliyordu ve bildiğini söylüyordu.

Yegane çözüm “hurmet-i riba ve vücub-u zekat[5] demişti. Zekât farz kılınacak ki havas malın kendi mülkü olmadığını hatırlasın, Allah’ın malında bir tevziat memuru olduğunu bilsin, gurur ve kibri bırakıp merhamet etsin; avam da havassa itaat edip saygı göstersin. Bunun sonucunda toplum tabakaları arasında boşluk kalmasın ve hakiki huzur sağlansın. Faiz ortadan kalksın, haksız kazanç bitsin, hak hukuklar yerini bulsun. Fakat Bediüzzaman dinlenmedi. Dünya, özellikle âlem-i İslam onca şey yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Şu an da aynı değil mi? Halen dünya aynı sıkıntıları yaşamıyor mu? Âlem-i İslam perişan bir halde ve Müslümanlar birbirine düşmüş değil mi? Suriye, Mısır, Afrika, Ukrayna, Lübnan, Arakan, Türkiye… Tüm bu ülkeler bu hakikatin canlı şahidi değiller mi?

Öyleyse neden daha inat ediyoruz? Neden daha Bediüzzaman’ın Kur’an eczanesinden sunduğu reçeteleri görmezlikten geliyoruz? Neden bu sıkıntıların çözümü için ciddi bir tedavi arayışı içine girmiyoruz?

Ey âlem-i İslam ve âlem-i insaniyet! Kurtuluş ve huzur ancak ve ancak doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu anlayıp yaşamaktadır. Bu değişimin adımlarından biri ise faizin yasaklanması ve zekat emrinin hakikaten yaşanmasıyla mümkündür.


[1] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 130.

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 274.

[3] Age, s. 274.

[4] Age, s. 274.

[5] Age, s. 274.

Latest posts by Misafir Yazar (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım