İsm-i Hafiz ile kaderi anlamak

İmanın rükünlerinden olan kadere imanın, kesin olan delilleri had ve hesaba gelmeyecek genişliktedir. Bununla beraber, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin penceresiyle kader hakikatini anlamak daha kolay hale gelmektedir. Çünkü kader, Allah’ın ilminin bir nev’idir ve O’nun ilmini de ancak O’nun isim ve sıfatlarından yola çıkarak anlayabiliriz. Burada yalnızca Hafiz isminin penceresinden baktığımızda, Kur’an ayetlerinin işaret etmesiyle anlıyoruz ki, “Kâinattaki her şey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazılmakta, kaydedilmektedir” ve her şey Cenab-ı Hakk’ın takdiriyle olmaktadır. Bu hakikati “Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitapta yazılmıştır” ayeti gibi birçok ayetin tasrih etmesiyle idrak edebiliyoruz.

Ayrıca bu kâinat kitabının nizam, mizan, intizam ve tasvir, tezyin, imtiyaz gibi tekvin-i ayetleriyle Kur’an-ı Kerim’deki bu hükmü tasdik ettiği de apaçık görülmektedir. Hepsi ayrı lisanlarla bu kader hakikatini gözler önüne sermektedir. Kâinatın tanzim edilmiş, düzenlenmiş mektupları ve ölçülü, vezinli olan ayetleri, işaretleri şahitlik etmektedir ki her şey yazılıdır, kayıtlıdır. Her şeyin varlığından evvel Cenab-ı Hak tarafından ezelde takdir edilmiş olduğuna delil olarak da bütün tohumlar, çekirdekler, ölçüler, suretler şahit olarak gösterilebilir. Çünkü her bir tohum ve her bir çekirdek adeta kaderle resimlenmiş olan bir fihriste ve bir program gibi yaratılmıştır. Ve o fihristecikte, zerrelerin istihdam edilmesiyle çekirdeğin üstünde kudret mucizeleri bina edilmektedir. Anlaşılmaktadır ki o kudret mucizesi olan ağaçların başlarına gelen her bir olay o basit haldeki çekirdekte yazılı halde bulunmaktadır. Hem ağacın kaynağı olan çekirdek, o ağacın mükemmel programını ve icadının eksiksiz cihazlarını ve şekillenmesinin bütün şartlarını, gidişatını barındıran bir kutucuk olmasıyla hafiziyetin azametini de ispat etmektedir. Bunun gibi her bir varlıkta yer alan o ölçülü miktarlar, programlar; kaderin varlığını apaçık olarak bizlere göstermektedir.

Daire-i mümkinatta her hangi bir canlıya baktığımızda sanki çok hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi intizamlı bir halde olduğunu görmekteyiz. Ağaçlara ve hayvanlara nazarımızı çevirdiğimizde görüyoruz ki içlerindeki cansız, şuursuz, kör, sağır olan ve birbirine benzer yaratılmış olan o zerrelerin işleyişleriyle o canlılar gelişmekte ve yayılmaktadırlar. Zerreler, o nebatat ve hayvanat içerisinde biliyor gibi hareket ederek, mekanizmaların işleyişini sağlamaktadırlar. Zerreler, adeta bir plan içerisine girmiş vaziyette; belli bir yerde görevini tamamlayıp, sonra başka görevi yerine getirmek üzere yolunu değiştirerek bir ölçü ve düzen ile hareket etmekte olduklarını ortaya koymaktadırlar. Bunu yapan zerrelerin hiçbir şuuru olmadığına göre, apaçık olarak bizlere beyan ediliyor ki hepsi kaderden gelen manevi bir miktarla ve manevi bir emirle hareket ediyorlar.

Maddi ve görünen bu varlıklarda kaderin tecellisinin bu derece kuşatıcılığı müşahede edilirken, zamanın geçmesiyle mevcudatın giydiği suretlerin, ettikleri hareketlerin ve meydana gelen vaziyetlerin kaderin intizamına tabi olmamalarını düşünmek, yani kaderin tecellisinin onları kapsamayacağını tasavvur etmek imkânsızdır. Bir çekirdeğe baktığımızda, aşikâr olarak kudret, irade ve yaratılış kanunlarının ünvanı olan Kitab-ı Mübin’den ve İlahi emir ve ilmin ünvanı olan İmam-ı Mübin’den haber veren kader tecellisinin bulunduğuna emare olduğu anlaşılmaktadır. Yani o çekirdekte dahi bedihi ve nazari kader tecellileri görülmektedir. Bedihi kader, çekirdeğin içinde yer alan maddi özellikleri, vaziyetleridir ki ağacın neşvünema bulmasıyla gözle görünür hale gelmektedir. Nazari kader tecellisi ise çekirdekte yaratılacak olan ağacın hayat müddeti içinde geçireceği bütün tavırları, halleri, şekilleri, hareketleri, tesbihatları ve ağacın dallarının, yapraklarının zaman içerisinde değişen vaziyetleri ile görülmektedir. Evet, en basit bir varlıkta böyle bir kader tecellisinin varlığı kesin olarak anlaşılabilmekteyken; mevcudattaki bütün varlıkların, vücudundan önce yazılı olduğunu anlayamamak akılsızlıktır.

Hem gökte, yerde, karada, denizde yaş kuru, küçük büyük, âdi âli her şeyi kemal-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip, bir tür muhasebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet varken, insan gibi büyük bir fıtratın, hilafet-i kübra gibi bir rütbenin, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rububiyet-i âmmeye temas eden amellerinin ve fiillerinin muhafaza edilmeyeceğini düşünmek akla sığışmamaktadır. Ahsen-i takvim şeklinde yaratılan insanı bu hafiziyetten ayrı düşünmek imkânsızdır. Mesela DNA’ların içerisindeki şifrelerin kişiye ait fizyolojik özellikleri barındırması ve çekirdek misal birçok bilginin o küçücük genlerde saklanması, onların da hafiziyete mazhar olduğunu göstermektedir.

Ayrıca her şeyin vücudundan sonra hayat hikâyesinin yazıldığına delil olarak da meyveler şahit olarak gösterilebilir. Meyveler de Kitab-ı Mübin ve İmam-ı Mübin’den haber vermekte olduğu gibi, insandaki kuvve-i hafıza da büyük bir şahit ve emare olarak gösterilebilir. Hafiz isminin tecellilerinden birisi olan hafıza; insanlara, meleklere, cinlere ve hayvanlara ihsan edilmiş büyük bir hediyedir. Hafıza kütüphaneler dolusu bilgiyi içine alabilmektedir ve insanın ömrü boyunca yaşadıklarını kaydeden mercimek küçüklüğünde bir yerdir. Hadiste “zahr-ı kalp” diye ifade edilen insan hafızası  “ekser envaın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük numune haritası ve şecere-i kâinatın bir manevi çekirdeği ve ekser esma-i İlahiyenin incecik bir ayinesi” hükmündedir. İnsandaki hafıza hardal tanesi küçüklüğünde olmasıyla beraber, kişinin amellerinin, mazisinin kader kalemiyle yazıldığına da küçük bir senettir. Hafıza ile insan muhasebe zamanında amellerini hatırlayıp mutmain olacaktır. Görüyoruz ki Cenab-ı Hak en basit hayat mertebesini kaderin bu nizamına tabi ettiği gibi, en yüksek hayat mertebesi olan insan hayatını da bütün teferruatıyla, kaderin mikyasıyla çizmiştir ve kader kalemiyle yazmaktadır.

Ayrıca insanın hafızası olduğu gibi kâinatın da Levh-i Mahfuz’u vardır. Levh-i Mahfuz ile Hafiz-i Alim olan Cenab-ı Hak bu fena ve zeval aleminin karmakarışıklığı içerisinde intizamlı muhafazayı yerleştirmesiyle, o levhaları fanilikten bakiliğe sevk etmektedir. Kısaca Levh-i Mahfuzdan hafızalara, tohumlara, çekirdeklere ve DNA’lara kadar uzanan hafiziyet hakikatinin her şeyi kuşatmış olduğu bütün varlık âleminde görülmektedir.

Latest posts by Şeyma Türkan (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım