İstikametli ve istikrarlı yazabilmek için

İstikametli ve istikrarlı yazabilmek için

RİSALE-İ NUR külliyatına ciddi bir şekilde muhatabiyet nasip olan hemen herkeste okuduğunu idrak edecek ve bunları yazıya dökecek kapasite mevcut olduğuna inanıyorum. Yalnızca bazı parazitler verimimizi olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bu da bizi istikrarlı okumaktan ve yazmaktan zaman zaman alıkoyuyor.

Risalelere talebeliğin kemâli aynı vücudun âzâları gibi olmaktır ve ehadiyet sırrı gereği her şahsın tecrübe ettiği nüanslar da farklıdır. Nasıl elin tutma, gözün görme, kulağın işitme, aklın anlama, kalbin hissetme tecrübeleri keyfiyeten birbirinden çok farklı olmakla beraber aynı vücuda hizmet ediyorlarsa, Risale-i Nur’a talebe olanlar da aynı şahs-ı manevîye hizmet ederken bambaşka tecrübelere sahip oluyorlar. Esmânın çeşitliliği, yaratılışın zenginliği bunu gerektirir.

Ben de yazı yazma meselesinde şu ana dek kendi hayatımda tecrübe etmiş olduğum birkaç hususa kısaca değinmek istiyorum. Rabb-i Rahîm bu cüz’i çabayı hayırlı inkişaflara vesile kılsın.

(1) Risaleleri merkeze almak

Risale-i Nur, hakkıyla muhatap olunduğu takdirde kişinin imanını ve ahlakını tek başına kurtarabilir. Kur’ân’ın “manevî bir mu’cizesi” olması bu noktadan da anlaşılabilir. Yani Kur’ân-ı Azimüşşan öyle bir kitap ki tam bin üç yüz sene sonra içinden çıkarttığı Risale-i Nur isimli tefsiriyle milyonların imanını kurtarıyor! Bu da sadece Kur’ân’a has manevî bir mu’cize. Bu yüzden temel imanî hakikatleri ders alarak sonsuz hayatını kurtarmak için Risale-i Nur kâfidir ki asıl mesele de zaten budur.

Zamanı-zemini tarayarak daha küllî bir anlama ve açıklama çabasına girişenlerin ise çerçeve okumalar yapması kaçınılmaz. İşte bu noktada dikkat edilmezse ciddi bir tehlike kapıda bekliyor: Çerçeve okumalar –denge tutturulamadığı takdirde– Risale-i Nur’a hâdim değil hâkim olmaya başlıyor. Zira neyle çok içli dışlı olursan onun rengini almaya başlarsın. Eşyanın fıtratı bu.

Mesela iki saat farklı kitaplardan okumalar yaptığım bir günde Risale-i Nur’a ayırdığım süre yarım saati bile bulmuyorsa, merkezimin değişmesi riskiyle yüz yüze kalıyorum. Bilimsel okumalara ağırlık verenleri materyalist bilimsel paradigma, tasavvufî okumalarda kaybolanları sofi-meşrep haller esir alabiliyor ve hâkeza… Hâlbuki Risale-i Nur’un kuşatıcı anlam dünyası, onları da doğru bir okuma ve anlamlandırma imkânı tanıyacaktı bize. Dolayısıyla “Risale-i Nur’u merkeze almaya kanaat” edemezsek fırsatı biz tepmiş oluruz.

Risaleleri merkeze alarak işe başlamak zahiren bir ön kabul zannedilebilir. Yani tarafsız/objektif değil de taraf tutarak/subjektif işe başlanıyor gibi göründüğü için hakikate uygun olmayan bir yol tutuluyor sanılabilir. Bu algı, meseleye mesafeli bakanlar için normaldir. Ancak yıllardır Risale-i Nur okuyan bir muhatabın, onun ne derece hak bir kitap ve doğru bir dava olduğunu artık anlaması gerekiyor kanaatindeyim. Bir tüccarla yüz defa ticaret yapsak ve yüzünde de bizi aldatma şansı varken aldatmayıp dürüst davransa artık ona bütün kalbimizle “güvenilir tüccar” damgasını basarız. Basamıyorsak bu durum kalbimizde bir güven hastalığı olduğunu gösterir. Aynen onun gibi Risale-i Nur’la yıllardır, binlerce defa girdiğimiz “manevi ve güvenilir ticaret” neticesinde artık eserlerini hak bir kitap ve mesleğini ulvî bir dava olarak idrak edebilmeliyiz.

(2) Sabah namazıyla güne başlamak

Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın ümmeti adına, sabahın ilk saatlerinin bereketli olması için duası var. Elhak kabul olmuş bir dua olduğunu da buna muvaffak olan herkes bittecrübe tasdik eder. Sabah namazı (ve tesbihâtı) sonrası yatmayıp işe koyulduğunuzda adeta zihniniz farklı çalışıyor, kalbinizdeyse gün içinde pek bulamayacağınız türden bir ferahlık hissi… Kendimden de biliyorum ki buna muvaffak olduğum her sabah kâhir ekseriyetle bir şeyler karalamışımdır. Bazen bir cümle, bazen bir paragraf, bazen de bir yazı hacminde… Karalayamasam da aklıma yeni yeni fikirler misafir olmuştur. O bereket hakikaten yaşanmaya değer. Ömre ömür katıyor.

Bediüzzaman hazretlerinin Re’fet abiye, çalışkan kalemini tembelliğe kurban etmemesi adına yazdığı Latif Nükteler’in Dokuzuncu Nükte’sine şöyle giriş yapılır:

Hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.

Demek sabah namazından sonra yatmamak insanın kalemine de bereket katıyor, aksi halde rehavet ve atâlet zincirleri insanı iki kolundan kıskıvrak yakalayıp gaflet kuyusuna fırlatabiliyor.

Elbette bunun için uyku saatlerine elimizden geldiğince bir düzen çekmek gerek. Gece ikide uyuduktan sonra sabah namazında çakı gibi olmak mümkün değil. Ruhu cesedine tamamen galebe etmiş evliyalardan değilsek, bünyemizin ne kadarlık bir uykuyla dinlenebileceğini hesaba katmalı ve ona göre uykumuzu planlamamız lazım hatta elzemdir.

(3) Samimi dua etmek

İnsan niyeti neyse o. Geri kalan hemen her şey bahane. Niyeti sağlam olana Cenab-ı Hak en zor şartları bile kolaylıkla musahhâr ediyor. Niyeti pek olmayana ise ne verilse boşa çıkıyor. O yüzden niyetimizi her daim sağlam ve büyük tutmalıyız. Sonra da bu güzel niyetlerin tahakkuku adına samimâne duacı olmamız çok önemli.

Şunu netleştirelim: Ezbere yapılan, kalpten gelmeyen dualarla bu iş olmaz, emin olalım. Zaten vicdanımız bile onay vermiyor o dualara. “Pek istemiyorum ama işte dostlar alışverişte görsün” havasıyla edilen dualar daha seni bile ikna edemiyor. Başkasına nasıl hayrın dokunsun?

Bu konuda da kendimize karşı dürüst olmalıyız. Sağlam niyetlerde bulunup o sağlam niyetleri samimi dualarla güçlendirmeliyiz. Unutulmamalı ki “Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi yalnız duâdır.”

(4) Mükemmel olmanın Allah’a ve Resûlune has olduğunu unutmamak

Günahlarımızı, hatalarımızı, beceriksizliklerimizi saymaya kalksak listenin sonu gelir mi? Hiç sanmıyorum. Biz ne kâmil-i mutlak varlıklarız ne de ismet sıfatıyla korunmaktayız. Nefsimiz açısından bakarsak neremize el atsak elimizde kalır. O yüzden mükemmeliyetçilik illeti tam bir aldanış. Elden geldiği kadarını, samimi bir niyetle ortaya koymak lazım. Allah bereket versin…

Elbette hata yapmayı, günah işlemeyi sıradanlaştıramayız. Doğru olan, takva zırhıyla elden geldiğince korunarak O’nun esmâsına câmi bir ayna olabilmek. Ayrıca Azîz ve Celîl olan Allah’ın yaptığımız işi en mükemmel şekilde yapmamızdan memnun olduğunu da biliyoruz. Ancak şunu hatırda tutmamız gerekir ki bizler sınırlı mahlûklarız. Ne kadar kusursuz olmaya çalışsak da kusurlu, ne kadar mükemmel yapmaya çalışsak da nâkıs kalıyoruz. O yüzden “Şu oldu mu, buna ne derler?” gibi endişelerden sıyrılarak “Elimden gelen budur” kararlılığıyla harekete geçmek lazım. Samimiyet olsun yeter.

Zaten “Bir zerre ihlâslı amel batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

(5) Dünyevî gidişâtın farkında olmakla beraber onda boğulmamak

Yazdıklarımızla dünyayı kurtaracak değiliz, nefsimizi kurtarsak yeter. Dünya kader planında ilerliyor, ilerleyecek… Zaten hakaik-i nisbiye dünyasındayız. Mutlak iyilik yok. Şerler, felaketler, zındıklar vs. hiç eksilmeyecek. Buna karşılık hayırlar, güzellikler, sıddıklar da hep olacak.

O yüzden önemli olan bizim ne yaptığımız, hakikatleri ne derece sindirebildiğimiz, bunu başkalarıyla ne ölçüde paylaşabildiğimiz ila ahir. Yani büyük daireleri de yok saymamakla beraber “küçük dairede en büyük vazife olduğunun şuuru” ile yaşamalı, âfakî gündemlerde boğulmamalı, yaşama sevincini ana haber bültenlerinde değil iç dünyamızda aramalı. Evet, esas meselemiz bunlar olmalı.

Bediüzzaman hazretlerinin aktif toplumsal hayattan elini eteğini çekerek küçük bir köyde iman hakikatlerine yoğunlaşması, milyonlarca insana tesir eden Risale-i Nur’u netice verdi. Burada büyük bir ders var. Demek ki yüzeyde kalanlar silinip gidiyor. Ancak derine inebilenler kalıcı eserler veriyor. İşte bu da dünyanın ahvâlinden ziyade bizim irademize bağlı. Başa gelirsek, dünyevî açıdan beklentiye girmeden, sırf vazife şuuruyla yazabilmek gerekiyor. “Muzaffer etmek veya mağlup etmek O’nun vazifesidir.

(6) Lahikaların mâhiyetini kavramak

İtiraf etmeliyim ki birkaç sene öncesine kadar Risale-i Nur’un lahika mektuplarını pastanın çileği gibi görüyordum. Yani olmasa da olabilir ama olması iyi olmuş tabii, mesâbesinde “ılımlı” bir yaklaşıma sahiptim. Son yıllarda daha iyi anladım ve hâlâ da anlıyorum ki Lahikalar aslında Risale-i Nur külliyatının sahih anlamını muhafaza eden bir “fanus” mahiyetinde. Nasıl okunur, nasıl idrak edilir, nasıl yaşanır gibi konularda hayatî bir fonksiyon icra ediyorlar. Elimize çok temel ilkeleri veriyorlar. Onlarsız bir Risale-i Nur algısı oturtmak ve yazmaya çalışmak, haricî/seküler paradigmaların esiri olmak neticesini veriyor. Bu da Risale-i Nur’u “belirleyen” değil “belirlenen” konumuna oturtuyor. Aynen modernist ehl-i bid’anın Kur’ân’a yapmaya çalıştıkları gibi…

Bu meselenin eşyanın hakikatine bakan bir vechesi de var. Onu da kâinat kitabından bir şahitlik getirmek sûretiyle İçtihad Risalesi’ndeki şu cümleler yeterince açıklıyor:

Nasıl ki bir cisimde neşv-i nemâ için bir tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise (çünkü dahildendir) vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte tevsi’ için bir meyil ise o, vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir.

Bu nedenle dahilden olan fıtrî bir gelişme için mektuplarda yer alan meslek ve metot bahislerine dikkat kesilmek gerek. Risale-i Nur’a gerçekten talebe olabilmek, ona perde değil âyinelik etmek gibi derdi olanlar için Lahika mektupları imanî bahisler kadar önem taşıyor denilebilir. Yoksa fanus (meslek metodolojisi) kırıldığı takdirde içinde muhafaza olunan nurlar da (iman hakikatleri) uçup gidebilir. Bu nokta çok cây-ı dikkattir.

Abdülhamid Karagiyim
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.