Kâr-bela

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ hazretlerinin Mesnevi-i Şerif’indeki muhteşem cümlelerinden biri de bezm-i eleste yüklediği şu anlamdır:

O “Ben senin Rabbin değil miyim” dedi. Sen “Evet” dedin. Evet demenin şükrü nedir bilir misin? Çok bela çekmektir. Bilir misin bela çekmenin sırrı nedir? Yani fakr u fena dergâhındaki halkaya katılmaktadır.[1]

“Musibet, keder, gam, darlık, sıkıntı” anlamlarına gelen bela elbette istenmemelidir. Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselamın da buyurduğu gibi Allah’tan daima afiyet dilemek gerekir.[2] Ancak belanın bir diğer anlamı da denenme ve sınanmadır. İnsan yeryüzüne denenmek, sınanmak için gönderilmiştir. Bu bağlamda dünya hayatı insan için bela yeridir denebilir.

Nimet, ihsan ve ikramlara şükredilip edilmediği bir tür sınav (/bela) olduğu gibi hastalık, sıkıntı ve musibetlere sabredilip edilmediği de başka türlü bir sınavdır. Zat-ı Cemil-i Zülcelal hem cemali hem de celali tecellileriyle insanoğlunu imtihan etmektedir. Bu manada celali isimlerin tecellileri olan bela ve musibetler hem günahlardan arınma (kefaret-i zünub) hem de manevi yükselişe (tezyid-i derecat) vesiledir.

Hadis-i sahihte vardır ki اَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْاَنْبِيَۤاءُ ثُمَّ اْلاَوْلِيَۤاءُ، ثُمَّ اْلاَمْثَلُ فَاْلاَمْثَلُ  (ev kemâ kàl). Yani “En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar insanların en iyisi, en kâmilleridir.” Başta Hazret-i Eyyûb aleyhisselâm, enbiyalar, sonra evliyalar ve sonra ehl-i salâhat çektikleri hastalıklara birer ibadet-i hâlisa, birer hediye-i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar, sabır içinde şükretmişler, Hâlık-ı Rahîmin rahmetinden gelen bir ameliyat-ı cerrahiye nev’inden görmüşler.

Kur’an’da (Sâffât 37/106) Hz. İbrâhim’e (a.s.) oğlu İsmâil’i kurban etmesi emrinin “açık belâ” (belaü’n-mübin) olarak nitelendirilmesi bu çerçevede çok anlamlıdır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir diğer hadisinde ise âfiyette olanların belâ ehline âhirette verilen sevabın çokluğunu görünce “Keşke dünyada iken derimiz makasla doğransaydı” diyeceği ve onların ahiretteki haline imreneceğini belirtmiştir (Tirmizî, “Zühd”, 58).[3]

Bela, sabreden hatta nimetiyet yönünü görmekle şükreden için çok kârlı bir sınavdır yani “kâr-bela”dır.[4] Buna binaen Kelam-ı ezelide (Enfal 8/17) yüz akıyla çıkılan belaya “güzel belâ” (belâü’n-hasen) denmiştir.

Kâr-bela deyince Kerbela’dan bahsetmemek olmaz. Aslında Kerbela bir kâr-beladır. Ancak çoğunlukla Kerbela’daki belanın kârı görülemiyor, aksine hüzün ve matem hisleri ağır basıyor. Bu kârı ancak hadiselere “kader” ve “hikmet” nazarıyla bakabilen görebiliyor. Bediüzzaman Said Nursi Kerbela hadisesinin siyasi ve sosyolojik tahlilini yaptıktan sonra “kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti”ni –bizlere de bir dünya görüşü kazandırmak suretiyle– şöyle yorumluyor:

Hasan ve Hüseyin (r.a.) ve onların hanedanları ve nesilleri manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi –ta kalben dünyaya karşı alakaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve suri bir saltanattan çekildi fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler. Adi valiler yerine evliya aktablarına merci oldular.[5]

Kader noktasından bakıldığı vakit Hazret-i Hüseyin (r.a.) ve akrabasına o facia sebebiyle hasıl olan netaic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyat-ı maneviye o kadar kıymettardır ki o facia ile çektikleri zahmet gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer bir saat işkence altında şehid edilse öyle bir mertebeyi bulur ki on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse “Az bir şeyle pek çok şeyler kazandım” diyecektir.[6]

____________________________________________________________________________________________________

[1] Mevlana Celaleddin-i Rumi, Divan-ı Kebir, Gazel 251; Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Altıncı Mektup.

[2] Tirmizî, “Daʿavât”, 91; Müsned, V, 231, 235.

[3] Süleyman Uludağ, “Bela”, TDVİA, cilt 5, 1992, s. 380.

[4] Bu tabiri başka kullanan var mı diye araştırdığımda şu paylaşıma rastladım: “Kârbela: eski bir esnaf amcamızın kötü olaylar karşısında kullandığı kelime. normal şartlar altında bu şekilde bir tanım formata aykırı ancak yaklaşım olarak; bir belanın kâr olarak görülmesi durumu var. Allah ya sevdiğinden verdi ya büyüğünden sakladı, hadi yine iyisiniz derdi. ergenliğimden itibaren duyduğum bu kelime hep marjinal ve harika bir icat gibi gelmiş, hep zihnimde kötülüklere karşı savaşmıştır. (…)” Bkz. “Karbela”, Dünya Sözlük, 30 Eylül 2017, https://dunyasozluk.com/karbela.html/1149436, (Erişim tarihi: 6 Eylül 2019).

[5] Nursi, Mektubat, 15. Mektup, 2. Makam, İkinci Sual.

[6] Nursi, Mektubat, 15. Mektup, 2. Makam, Üçüncü Sual.

Mustafa Said İşeri

okur, düşünür, yazar, sever, gezer, arar...
okur lakin beddua ve lanet değil,
düşünür lakin bencilcesini değil hikmetlicesini,
yazar lakin yazarlık taslamaz,
sever lakin nur saçanı ve elemsiz lezzet vereni,
gezer lakin aylak aylak değil seyr ve fikr merakına,
arar lakin ebediyet mührü olanı ve beka bulanı,
cehalet çöllerinde hakikat ab-ı hayatına susamış bir yolcu gibi...
http://www.hakikatarayisi.com
Mustafa Said İşeri

Latest posts by Mustafa Said İşeri (see all)

Kâr-bela” üzerine bir yorum

  1. “… Bu fıtrî hâletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyade, şükreder, اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ demesi iktiza eder.”Allah razı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.