Kavramlar üzerindeki perde: Ülfet

İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Bu tekemmül ve tekâmül ahir ömre kadar devam etmektedir. Hayvanat için taallümle tekemmül söz konusu değildir. Bundan dolayı hayatı için lazım olacak bütün bilgileri öğrenmiş şekilde dünyaya gönderilmektedir. Bu durum netice veriyor ki insan imtihana tabidir, imtihan şartları gereği doğruları ve hakikati aklı ve çalışmaları ile bulması gerekmektedir.

Hayvan ile insanın yaratılışındaki bu farklılık, birisinin iman ile mükellef olduğu, diğerinin ise imtihana tabi olmadığını göstermektedir. İnsan imtihana tabidir ve hakikati bulması gerekmektedir. İnsan doğduğu andan itibaren mükellef olduğu yaşa kadar içinde doğup büyüdüğü dünyayı anlamlandırmasında, başta ailesi olmak üzere arkadaşları ve hocaları tarafından etkilenmektedir. Bunun yanında kendi gözlem ve müşahedeleri de söz konusudur.

Bütün bu gözlem, müşahede ve çevrenin tesirleri neticesinde insanlarda dünyaya karşı bir ülfet meydana gelmektedir. Taallümle tekemmüle muhtaç olan insan dünyayı ve içindekilerini tanımlamaya ve anlamlandırmaya başlamıştır. Neyin zararlı, neyin faydalı olduğunu öğrenip, zararlı ile faydalıyı birbirinden ayırt edebilmektedir. Dünya içindekilere yavaş yavaş hâkim olmaktadır. Ülfet sayesinde nelerden kaçınması gerektiğini, neleri sevmesi gerektiğini, korkacağı ve düşmanlık edeceği şeyleri bilmektedir. Artık dünyaya ve içindekilerine yabancı değildir.

Tam bu noktada dünyaya “iman-ı billah” ve “imtihan” için gelen insanın imtihanını zorlaştıran ülfet karşısına çıkmıştır, ama farkında bile olmayabilir. Ülfet kelime olarak; “alışma, alışkanlık, birisiyle münasebette bulunmak” anlamlarına gelmektedir. Ülfet sayesinde dünyaya ve hayata dair bilgimiz vardır, ama bu bilgi cehalet ve dalaleti de netice verebilir. Bediüzzaman bu hususa dikkat çeker:

İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hatta ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer harika ve birer mucize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler.

Ülfet ile oluşan bilginin ilim telakki edilmesi, “ben artık her şeyi biliyorum” diyerek mu’cize-i kudret olan ve sanatla vücuda gelen eşyayı adi ve sıradan görmeye sebep olmaktadır. Eşya sıradan addedilip üzerindeki sanat ülfet sebebi ile görülmediği ve üzerinde düşünülmediği takdirde sanat inkâr edilmiş olacak ve bu durum sanatkârında inkârını netice verecektir. Zira sanat yok ise, o halde sanatkâr da yok…

Ülfet ilim olarak telakki edilmemelidir. Ülfet en fazla bir şeye yabancı olmamayı ve zahiren, şekli olarak bilmeyi ifade etmektedir. Hâlbuki ilim, hakikati tam manasıyla bilmek ve bir meseleyi bütün yönleriyle tanımlayabilmektir. Eskiler “tanım” için şöyle der; “Tanım efradına cami, ağyarına mani olmalı.” Yani bir şeyi tanımladığımız zaman onunla ilgili bütün yönler ele alınmalı ve alakası olmayan kısımlar ise dışarıda bırakılmalıdır. Bu ise herkesin yapabileceği kolay bir iş değildir. Belki bundan olsa gerektir Eflatun “birisini zor duruma sokmak isterseniz ona tanım sorun” demektedir.

Hayat-ı beşeriye başladığı günden bugüne kadar, dünyaya ve hayata ait şeyler belli bir mantık içerisinde kavramlaştırıldı ve biz doğduğumuz anda yeni kavramlar üretmeden, üretilen kavramları öğrenmeye başladık ve öğrendik. Fakat öğrendiğimiz kavramlar dünyayı ve hayatı tam manasıyla ifade edebildi mi? Kavramlaştırmalar yapılırken insanların ülfeti, kavramların manaları üzerine etkisi oldu mu? Daha sonraki nesillere bu kavramlar öğretilirken tam manasıyla aktarılabildi mi? Efradına cami, ağyarına mani tanımlamalar yapılabildi mi?

Bugün bu sorulara kafa yormuyoruz, belki çoğu zaman üzerinde düşünmüyoruz. İnsanlık uzun bir süreçte kavramları bulmuş, bize hazırlamış, kullanıyoruz. Ancak gerçekten doğru manaları ve tanımlarıyla kullanabiliyor muyuz? Yoksa ülfet ile bakıp biliyormuş gibi mi yaşıyoruz?

Kullandığımız kavramları felsefe tarihinde ilk defa sorgulayanlardan birisi Antik Yunan filozoflarından Sokratestir. Ona göre “hayatın anlamı sorgulamaktır ve bu sorgulamada en önemli yan ise kendimizi tanımaktır. Toplum uyumaktadır ve toplum uyuduğu bu uykudan uyandırılmalıdır. İnsanların, bildim dediği ve kullandığı birçok kavramı aslında bilmediklerini” söylemektedir. “Bildiğim bir şey varsa oda hiçbir şey bilmediğimdir” diyerek Sokrates, bildik dediklerimizi sorgulamamız gerektiğine dikkat çekmiştir.

Kendimize döndüğümüzde, kullandığımız ve bildiğimizi düşündüğümüz kavramları gerçekten biliyor muyuz? Manalarına kafa yoruyor muyuz? Hürriyet, demokrasi, insan hakları, sevgi, muhabbet, uhuvvet, meslek, meşrep gibi sık kullandığımız kavramlar üzerinde birkaç dakika konuşabiliyor ya da birkaç sayfa yazı yazabiliyor muyuz? Yoksa biliyormuş gibi mi yaşıyoruz?

Belki bu asır insanlarının en büyük meselesi, ülfet sebebiyle meydana gelen “biliyormuş gibi yaşamak”tır. Yirmi Üçüncü Söz‘de geçen meşhur “Antika bir san’at… kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir pahasına alınabilir.” misali “biliyormuş gibi yaşamanın” bir göstergesi değil midir? Demirciler sanatı bilmiyorlar, sadece kendi bildikleri bir şey var, o cihetten bakıyorlar ve bir değer biçiyorlar. Ancak, bu demir, “bizim bildiğimizden farklı”, bunu “başka birine” soralım demiyorlar. Nesne karşısında kendi bakış açılarıyla yüzeysel bir tavır ortaya koyuyorlar.

Bizim de gündelik hayatta hadiselere ve olaylara karşı tavrımız demircilerden farksız değil. Her şeyi biliyoruz! Bundan dolayı ne bilmenin ağırlığını taşıyoruz, ne de bilmemenin eksikliğini, biliyormuş gibi yaşıyoruz, rahatız…

Mehmet Kaplan

Mehmet Kaplan

Süleyman Demirel Üniversitesi / Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü - Din Sosyolojisi
Mehmet Kaplan

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)

2 üzerine düşünceler “Kavramlar üzerindeki perde: Ülfet

  1. mustafa

    Georg Simmel deki,Ülfet (Geselligkeit) kavramının kurani ,kelami derinliği için baktım ,ama sizin yazınız malesef bişey vermedi.el müfredata müracat edelim bari ülfet ve ünsiyet:)))

    1. Mustafa Said İşerimustafa said

      bu mecra ansiklopedik ihtiyaçlar için değil, cüz’i de olsa hayatında öznel değişimler değişimler arzulayanlar için… bu sebeple haklısınız akademik alıntıcılık beklentisiyle muhatap olanlar hiçbir yazısı “hiçbir şey” vermiyor, evet…

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım