Kısa kısa tefekkürlerim

Görünürlük asrında yaşayan bizler için görüntüde dindarlık (Nurculuk) arayışı içinde olan mü’minlerin varlığı bizi elbette şaşırtmamalı. Bugünlerde yine nefsimle çetin bir mücadele içerisindeyim. Bir yanda (hakk)ı savunuyorum diyen kişilerin üslubundaki gördüğüm (bana göre) noksanlık, yanlışlık, bir yanda hakikat, bir yanda hakikate muhatap olmamak, bir yandan da aslî vazifemizden uzaklaştığımızı yüreğinde duyduğun derin acı ile hissetmek, bir yanda fikirlerine ve enfüsî âlemine muhatap olmadan kişiyi görünüşü ile değerlendirip Risale-i Nur dairesinden dışlamak.

Ötekileştirilen mi suçlu, ötekileşen mi? Söyleyeyim, yalnızca Nur talebeliğini dış görünüşte arayanları aklı gözüne inmiş felsefecilere benzetiyorum. Neden mi? Düşünelim biraz.

Üslub meselesi var bir de…

Hakikati savunduğunu iddia eden, ama hakikati savunurken üslubun önemli olmadığını dile getirenler. Açık söyleyeyim bu tür sözler, davranışlar gördükçe insanın medeniyetten istifa edesi gelmiyor değil. Bediüzzaman’ın tabiriyle “Şahsın üslûb-u beyanı, şahsın timsal-i şahsiyetidir.” Üslubum yerinde değil, ama ben hakikati haykırıyorum gibi bir duruş olabilir mi sizlere soruyorum. Ya ben okuduklarımı yanlış anlıyorum ya da sadece eleştirel ve tenkit gözüyle bakıyorum. Tenkit nazarıyla bakarsam tabii hatalı düşünmem olası. Ve son sözüm. Ben Bediüzzaman’dan ilk okuduğum günden beri üslub dersi alıyorum. “Bu hakikati nefsimle beraber dinle…” demesi bile yetmiyor mu? Herkesin her meseleyi anlayamayacağını ve hakikate muhatap olurken ve birilerine hakikate muhatap ederkenki üslubunu içselleştirememişsem kaç yazar.

Devam edersek…

Bir yanda Suriyeli mülteciler, bir yanda Irak, bir yanda Filistin’de yaşanan katliam. Bütün bu olanlar aslında “Ben neyim? Nerden geldim? Aslî vazifem ne?” sorularının cevaplarını bulmamıza vesile olacakken nasıl bir kutuplaşmaya sebep oluyor aklım almıyor. Her geçen gün hayretim (moda oldu ama) artıyor. Dinmiyor acılar… Buradan sonra diyecek bir şey bulamadım…

Ve Ramazan…

Her yıl olduğu gibi yine aynı şeyleri tekrarlıyoruz: “Ne zaman geldi ve ne zaman bitti? Hiçbir şey anlamadık değil mi yine?” Diliyorum latifelerimiz hissesini almıştır, az da olsa nefsimizi gemleyebilmişizdir. Ben şahsen çok büyük bir nefis terbiyesi hissedemiyorum. Ama bugün aklıma gelen bir hakikat bunu anca Ramazan ayından sonra anlayabileceğimi söylüyor. Ramazan ayından sonra nimetlere olan mutabiyetimizden bunu anlayabiliriz sanki. Hani her bir nimete yaklaştığımızda yasaklı meyve gibi hissedişimiz… Bunu yemeliyim mi, yememeliyim mi sorgulayışımız var ya, işte Ramazan ayının en büyük terbiyelerinden biri. İnsanı helale dahi yaklaşırken sorgulamaya iterek nimeti nimet bilmeye ve helal-haram ayrımı yapmaya vesile oluyor. Bir müddet bu sorgulama devam ediyor ve yine sonra tekrar ülfet peyda ediyor. Bu yüzden sanırım Pazartesi ve Perşembe oruçlarının alışkanlık haline getirilmesi elzem. Nimet ile Yaratıcı arasındaki ilişkiyi daha taze tutabilmek için…

Latest posts by Habibe Işık (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.