Medya

Yakın zamanda, yapılması öngörülen bir kışla için yerinden sökülen ağaçlar nedeniyle bazı protestolar gerçekleşti. Polisin müdahalesiyle ve protestocuların sayılarının artmasıyla olaylar daha da büyüdü. Kısa sürede onlarca farklı grubun katıldığı, sayılarının milyonlara ulaştığı bir muhalif harekete dönüşen eylemler meydana geldi.

Eylemler sırasında binlerce insan yaralanırken bazı ölüm haberleri de geldi. Onlardan biri on beş yaşında bir çocuktu. Polisin attığı gaz fişeğiyle başından yaralanan, iki yüz kusur gün komada yatan bu küçüğümüz on altı kiloda dünya hayatına veda etti. Kimisine göre ekmek almaya giderken yaralandı, kimisine göre polise bilye atarken. Kimisine göre o melek gibi biriydi, kimisine göre şeytan. Bana sorarsanız on beş yaşında bir çocuktu sadece ve tek suçu o an sokakta olmaktı.

Siyaset o kadar pis bir şey ki, on beş yaşındaki bir çocuk üzerinden bile nemalanmaya çalışanlar oldu. Kimileri yüzü maskeli ve sapanlı bir fotoğraf göstererek “Bu mu çocuk?” dedi. Günlerce konuşuldu, onun için eylemler yapanlar oldu. En son bir terör örgütünün eylem konusu oldu. İki kişi adalet sarayını basıp bir savcıyı rehin aldı. Eylemciler bazı taleplerde bulundular ve gün sonuna doğru savcıyı şehid etmeleri üzerine polis tarafından öldürüldüler.

Savcının rehin alınmış haldeki fotoğrafının medyada yayınlanmasıyla büyük bir etik tartışması patlak verdi. Hatta başbakan, savcının cenaze törenine fotoğrafı yayınlayan gazetelerin girişlerine izin vermedi. Peki, medya etiği nedir? Ne tür görsellerin yayınlanması etik değildir?

Mesela önümüzde İngiliz örneği mevcut. 7/7 olarak hatırlanan 2005 günü Londra’da bir dizi bombalı saldırı gerçekleşti. Saldırılar otobüs durağı, metro istasyonu gibi şehrin ulaşım sistemini hedef aldı. Elliden fazla insan vefat etti ve yüzlerce kişi yaralandı. İngiliz medyası medya etiği gereği ölü ve yaralıların görüntülerini yayınlamadı. BBC’nin etik kurallarına göz atacak olursak; zorlayıcı bir neden olmadıkça ölü görselinin yayınlanmaması gerektiğini, özellikle yakın çekimden uzak durulması gerektiğini, kanlı görüntülerin üzerinde fazla durulmaması gerektiğini, terör haberlerinin sorumlu bir şekilde verilmesi gerektiğini, teröristlerle yalnızca kamu çıkarı varsa görüşme yapılabileceğini, teröristlerin gösterilerine ve tanıtımlarına alet olunmaması gerektiğini vs. görüyoruz.

Teröristlerin reklamla büyüdüğü ve insanlara korku saldığı asla unutulmamalıdır. En büyük reklam kaynakları ise haberlerdir. Örneğin Londra’daki saldırılardan sonra metroya rağbet oldukça azalmıştı. Veya Türkiye’nin güneyindeki İslam devleti kurduğunu iddia eden teröristlere bakalım. Medya sayesinde reklamlarını yapıyor ve dünyanın dört bir tarafından mücahid(!) topluyor.

Adliye baskınından kısa bir süre önce Fransız karikatür dergisine baskın yapılmış ve 12 kişi öldürülmüştü. Saldırı görüntüleri neredeyse bütün gazetelerin manşetini süslemişti. O sıralarda medya ve etik tartışması meydana gelmemişti. Adliye baskınında ise özellikle savcının ailesi de gözetilerek “yayınlanmamalıydı” diye bir tartışma ortaya çıktı.

Sadece bir olay üzerinde gidip bugün tartışıp konuyu kapatmak sağlıklı mı? Aslında yayınlanan görsellerde tek suçlu medya da değil. Bir Hollywood filmi bu konuda bize güzel bir örnek sunabilir. Film, web siteler üzerinden işlenen suçların izini süren ajanların önüne suç işlendiğine dair bir web sitesinin gelmesiyle başlıyor. Web sitesinde aç bırakılan bir kedinin ölümü canlı yayınlanıyor ve izleyenlerden sitenin reklamını yapmaları isteniyor.

Ajanlar, çok karmaşık sunucu ve barındırma ağları nedeniyle sitenin kime ait olduğunu tespit edemiyor ve siteyi kapatamıyorlar. Önemsiz bir site deyip dosyayı kapatmayı düşünürlerken sitede artık hayvan yerine insanların öldürülmeye başlanmasıyla olay bambaşka bir boyut kazanıyor.

Site kurucusu, kurbanlarının ölümünü sitenin tıklanma sayısıyla ters orantılı olacak şekilde düzenliyor. Yani ne kadar çok izleyen olursa kurban o kadar çabuk ölüyor. Her yeni kurbanda sitenin tıklanma sayısı daha da çoğalıyor ve daha kısa sürede ölüyorlar. Ajanlar, en son bir ajanın öldürülmesiyle kurbanlar arasında bir bağlantı yakalıyorlar. Babası köprüde intihar etmiş ve bazı rahatsızlıkları olan birinin cinayetleri işlediği tespit ediliyor.

Bu katilin neden böyle bir şey yaptığına gelecek olursak… Katilin babası intihar ederken bir haber kanalı görüntüleri canlı yayınlıyor. Reyting olarak sıkıntılar yaşayan kanal bu görüntüleri tekrar ve tekrar ekranlara veriyor, ailesinin acısını hiç düşünmeden… Zaten rahatsızlığı olan katil, psikolojisinin tamamen bozulmasıyla bu haberle ilgili herkesi kurduğu site aracılığıyla öldürmeye başlıyor ve filmin sonunda olayı çözen ajan tarafından öldürülüyor.

Hiç kimse bu filmdeki gibi bir site kurup kendine göre suçlu olanların öldürülmesini mazur göremez. Hiç kimse 15 yaşındaki bir çocuğun (polise bilye atmış olsa bile) öldürülmesini savunamaz. Hiç kimse bir savcıyı rehin alamaz, devletten rehinin hayatına karşı istekte bulunamaz ve kendi adalet ölçüleriyle savcıyı yargılayamaz. Bu konuda medya etiğinden ziyade biz kendi etiğimizden bahsedelim. Küreselleşen dünyada herkesin cebine internetin girmesiyle artık herkesin bir kanalı bir gazetesi var. Medyadan ziyade bizim ölçülerimiz ne olacak?

Meyve Risalesi’nden Dördüncü Mesele belki bize bir ölçü sunabilir. İlmin hocası olan merakı gereksiz şeyler için kullanmaktan kaçınmalıyız. Şüphesiz medyanın yayınlarını bizim taleplerimiz belirliyor. Medyadan ne istediğinizi medyaya doğru bir şekilde sunarsak medya sadece bizim istediklerimizi yayınlayacaktır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri gibi önce kendi nefsimize seslenelim, sonra medyaya…

Latest posts by Tevfik Ertem (see all)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım