Mutluluğun formülü: Cefâsını değil sefâsını çek!

Mutluluğun formülü: Cefâsını değil sefâsını çek!

“MUTLULUĞUN FORMÜLÜNÜ bulmak” gibi modern dönemlerde ortaya çıkan mistik arayışlara karşı hep temkinli olmak gerekir. Zira bunlar fıtrî, organik meyillerden ziyade üretilmiş, inorganik yönelimlere işaret eder. Yine de içlerinde bir dane-i hakikat muhakkak vardır. Zira fıtrat fıtrî olmayan şeye asla yönelmez. Bu nedenle insanların yönelimlerini belirlemeye çalışan şer odakları, onların fıtratlarında yer alan bazı zaaflarını kullanarak bunu başarırlar. Mesela:

– “Kendini değerli hisset!” (Zaten insan Allah katında nihayetsiz değere sahiptir.)
– “İstersen başarabilirsin!” (Evet, çünkü insanın iradesine kâinat musahhar kılınmıştır.)
– “Ânı yaşa!” (Geçmiş ve geleceğe uzanamayacağımız için sadece şu ânı doğru kullanmakla mükellefiz.)
Bu örneklerde olduğu gibi hep fıtratta yer alan hakikatler dünya ve heva uğruna çarpıtılmakta ve ne yazık ki insanların çoğu bu yolla avlanmaktadır.

Hâl-i âleme iman dürbünüyle baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. Anasından koparılan çocuğun yaşadığı şefkat açlığı gibi, semavî dinlerden koparılan modern insan inanç açlığı ile yaşamaya mahkûm olmuştur. Açlığın kaynağı da bilinemediği için hep günübirlik zevklerle bu açlık yatıştırılmaya çalışılmakta fakat zevkin bitmesiyle yeniden aynı boşluğa düşülmektedir. İşte mutluluk arayışı, bu açlığı yaşayan insanların arasında hayli popüler olan bir arayıştır. Bu yüzdendir ki çok satan kitaplardan tutun da en bayağı ürünlerin reklamına kadar her yerde mutluluk pazarlamaları dikkatimize çarpar. Her yer mutluluk vaadleri, sırıtan suratlar vb. imgelerle doldurulmuştur. Bu yönelim bir yandan bir çarpıtmaya işaret ederken diğer yandan ibret nazarıyla bakanlar için bir hakikate de işaret etmektedir: Bu asrın insanına dini anlatmak ve Rabbini tanıtmak istiyorsan hakiki lezzet ve mutluluğun din dairesinde, Rabbinin emirlerinde olduğunu göstermelisin!

Nur risaleleri de bu asrın anlayış ve hissiyatına hitap eden bir yaklaşıma sahiptir. Mesela bu asır hikmet ve ispat asrı olduğu için Risale-i Nur’da kuvvetli bir mantık örgüsü eşliğinde iman hakikatlerinin aklî ispatları yapılmaktadır. Yine bu asrın insanları sevgiye ve ilgiye daha muhtaç olduğu için Risalelerde Rahîm isminden tecelli eden şefkat esas alınmıştır. İzahlar yapılırken hiddet ve tahakküm değil sabır ve şefkatin metinlere hâkim olduğu görülür.

İşte tam da bu asrın insanının arayış tarzına muvafık şekilde Mektubat’ta geçen şu cümleye dikkat etmek gerekir:

Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil sefasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.

Mektubat, Yirminci Mektub

Menfi anlamda “sorumluluğu başkasına atmak” ve “gayrimeşru keyif sürmek” olarak tezahür eden iki düşük hâl, burada müsbet bir şekilde yeniden tanımlanmaktadır: mülkü sahibine teslim etmek ve meşru dairede sefa sürerek yaşamak.

Gerçekten de her insanın içinde yer alan bu iki kuvvetli duygu müsbet yönden ne de güzel tatmin edilmiş oldu. Aklen ilgi, kalben alaka, ruhen yakınlık duyduğumuz ne varsa onları Sahibine teslim etmek yani onlar için elimizden gelen maddî ve manevî duayı yaptıktan sonra gerisini kafaya takmadan Allah’a emanet etmekten daha rahatlatıcı bir hâl var mıdır? Bu hâl zaten hayatı keyif alarak yaşamayı netice verecektir. Zira insanı en çok yoran ve tüketen şey maddi bedeni değil manevi kalbi zorlayan meselelerdir. Kalp rahat oldu mu beden yorulsa da insan mutmaindir, rahattır, rahatlatandır. Aksi takdirde tatminsizdir, rahatsızdır, rahat kaçırandır.

Öyleyse biz de kalbimize bu nokta-i nazarı sindirmesi için Cenab-ı Hakk’a duacı olalım. Dünyanın fena ve fâni atmosferinde boğulmayıp ahiretin tarlası ve esmâların yansıması olan diğer iki boyutunda tenezzüh edelim. Rızkı gördüğümüzde Rezzak’ı görüp şükretsek, sevdiklerimize baktığımızda Vedud’u görüp sevinsek, bir sıkıntı anında Kadîr’i görüp tevekkül etsek ilâ âhir…

Hayat bu mânâlar eşliğinde çok daha güzel, çok daha yaşanmaya değer olmaz mı?

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.