Müzakere-01: Akıl-Esmâ ilişkisi ve hakikate giden üç yola etkisi

Abdülhamid: Yirmi Dördüncü Söz’ün İkinci Dal’ının sonunda geçen şu bahis:

İşte nasıl bir gece adamı ki hiç güneşi görmemiş, yalnız kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyayı dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor. Öyle de veraset-i Ahmediye (asm) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen haşr-i âzamı ve kıyamet-i kübrâyı taklidî olarak kabul eder, “Aklî bir mesele değildir” der. Çünkü hakikat-ı haşir ve kıyamet İsm-i Âzamın ve bazı esmânın derece-i âzamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse haşir ve kıyameti gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalble kabul eder.

Bazı “isimlerin” âzam mertebesine yetişemeyen bir kişi imani konuların “aklî” bir mesele olmadığını düşünüyor. Üstad burada “esmâ” ve “akıl” arasında nasıl bir ilişki kuruyor? Biz aklı “yatay düzlemde analiz ve muhakeme yapan” bir aygıt olarak düşünüyoruz. Oysa burada aklın dikey düzlemde nuranî mertebelerle ilişki kurduğu vurgusuyla ezber bozan bir tanım yapılıyor. Bu konu hakkında ne düşünürsünüz?

Ali Osman: Bir meselenin aklîliğini o işin hikmeti/sebebini/ sonucunu anlayabilme şeklinde yorumlarsak eğer, bir hastanın hastalığına tanı koyup tedavi uygulayan doktor için tedavi “aklî”dir. Neden o tedaviyi uygulaması gerektiğini önündeki durumu muhakeme ederek bilir. Oysa ilacı içen hasta için durum “taklidî”dir. Hasta sadece doktorun dediğini taklit etmektedir. Hasta ve doktoru ayıran fark ise yalnızca tıp bilgisidir. Bu bilgi havuzuna sahip olan kişi durumu muhakeme edebilme yeteneği/hakkı/sorumluluğuna sahiptir.

Meseledeki Kadîr ve Muhyî isimlerinin en nihai marifetullah seviyesine sahip olamayan kişi bu isimlerin en nihai tecellilerini yorumlama yeteneğine sahip olamayacaktır. Bu hakikati de bir asistan doktorla bir profesör arasındaki farka bir misalle akla yaklaştırabiliriz. Asistan atipik ve zor bir vakayı teşhis edemeyebilir. Onun için bu durum aklî olamayacak ve hocaya danışacaktır. Hocanın koyduğu tanıyı ise taklidi bir şekilde uygulayabilecektir.

Sonuç olarak bence olay “marifetullah”ta kilitleniyor. Veyahut bu kavramla ifade etmek istediğim Esma’nın bilgisi ile…

Abdülhamid: Teşekkürler kardeşim güzel bir tefekkür olmuş istifade ettim. peki biraz daha akıl-esmâ ilişkisine yoğunlaşsak? Bir insan için bir meselenin aklî olup olmaması o kişinin esmâ mertebelerindeki derecesine mi bağlıdır? Eğer öyleyse neden İbn-i Sinâ gibi allâmeler yetişemedikleri esmâ mertebeleri için “Akıl buna yol bulamaz” gibi hükümlerde bulunmuşlar? Fakat “Benim nazarım oraya çıkamıyor” dememişler? Enteresan değil mi? Sanki onlar ile Bediüzzaman’ın “akıl” anlayışları arasında esaslı farklar mevcut gibi.

Mustafa Said: Aklı hakkıyla kullanmadan mülk perdesini aşarak melekuta geçmek ve Esma-i Hüsna’nın tecellilerini görmek mümkün değil. Zahiri duygular bunun için yeterli değil. Hatta her akıl da -seküler ilimlerde deha da olsa- mülk perdesini aralamakta aciz kalıyor. İbn-i Sina gibi bir dehanın tevhid ve haşir konularındaki çaresizliği de biraz bu noktayla ilgili. Mütefekkir bir insanın mülkten melekuta dolayısıyla eserden fiile, fiilden de esma geçiş şeklindeki hakikat yolculuğu başka bir ifadeyle mana-i harfi ile esere bakıp mana-i ismi ile Esma-i Hüsna’yı keşif serüvenindeki rotasını başta akıl belirliyor ve daha sonra kalp, vicdan, sır vb. cihazların yardımıyla bu yolculuk sürüyor.

Ali İhsan: “Katre”nin özelliği gececidir, kamere aşıktır; nuru bilir ama ziyayı anlamaz. Çünkü akılcıdır. Üstad tarikat ehlini örnek verir akılcı katre için. Aklın nazarı kısadır, tahkik edemez. Ziyayı ancak vicdan algılar dolayısıyla kalb ancak akıl ve vicdan bir olunca mutmain olur. “Reşha”laşma ile esmaya tam şeffaf ayine olunur.

Abdülhamid: O zaman İbn-i Sina mealen “benim gittiğim yolda (katre) bu mesele ihata edilemez” mi diyor?

Ali İhsan: Olabilir..

Mustafa Said: Aklın temelde iki mürebbisi var: felsefe, vahiy. Bahsi geçen metnin sonundaki vurgu dikkat çekici: “Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse… itminan-ı kalble kabul eder.” Bu vurgudan anlaşılıyor ki akıl/nazar/fikir için hakikate giden bir yol var. Kur’an birçok ayetinde tefekkür, tezekkür, tedebbür, taakkul etmeye teşvik ediyor. Dolayısıyla Kur’anî hikmet aklın Esma’yı keşfetmesini öğretiyor. Kur’an’ın bu asırdaki bir tefsiri olan Risale-i Nur da çağımızda bu Kur’anî dersin bir yansıması olsa gerek. Neticede elbette aklın da yetersizlikleri söz konusu fakat bu akıl ve fikrin esmanın anlaşılmasını sağlayamayacağı manasına gelmiyor.

Aziz Muhammed: Üstad bu metinde akıl kavramını yeniden tanımlıyor mu emin değilim ancak bana aklın farklı “mesleklerce” kullanımını anlatıyor gibi geliyor. Akıl muhtemelen “zühre”, “katre”, “reşha”da da var. Farklılaşan nokta hakikatin nasıl arandığı. Katre mesleğinde gidenlerin reşha mesleğinde gidenlerden farkı aklı hakikat arayışında kıstas tutmaları. Yani hakikati sadece akılla bulacaklarını iddia etmeleri. Yani katre mesleğinde gidenler, aklı şeffaf olma kabiliyetindeki enelerinin önüne getiriyorlar. Böylece de hakikati saf haliyle göremiyorlar çünkü akıl hakikati tahavvül ettiriyor, belli bir yere kadar gösteriyor. Bazı hakaiki gösteremiyor. Bu söylediklerimi Otuzuncu Söz’ü de göz önüne alarak ifade ettiğimden daha iyi anlaşılmam için oraya müracaat edebilirsiniz. Özellikle hakikate giderken kullanılan yollarla (sırat-ı müstakim, mağdup ve dallin) alakalı Üstad’ın verdiği temsilin bu konuyla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Toparlayacak olursam burada anlatılan hakikate nasıl ulaşılacağı. Hakikate ulaşmak için zühre gibi nefsimizi kullanırsak hakikatin rengi bizim rengimizle boyanır. Katre gibi aklı kullanarak hakikate ulaşmaya çalışırsak hakikati gölgeli görürüz ve hatta bazılarını hiç göremeyiz. Ancak reşha gibi özünde saf, şeffaf olan aciz ve fakir eneyle hakikate ulaşmaya çalışırsak hakikatin azam mertebelerine çıkabiliriz.

Ali Osman: Aklın rolünü günlük dilimizde daha kolay anlıyoruz ve kabul ediyoruz. Akıl deyince günlük dilde anladığımızdan çok farklı bir şeyi anlamalı mıyız bilmiyorum. Bunu düşündüğüm zaman benim aklıma şu geliyor: Acaba kalpten ve vicdandan (veya sair duygulardan) ne beklemeliyiz? Kâinata dair onlar bize ne tarz veriler getiriyor veya hakikat yolculuğunda aklın yapamadığı neleri yapıyor?

Mustafa abinin “Elbette aklın da yetersizlikleri söz konusu fakat bu akıl ve fikrin esmanın anlaşılmasını sağlayamayacağı manasına gelmiyor” ifadesi üzerine şunları söyleyebilirim: Gözümüz bir papağanın renklerini görürken kulağımız konuşmasını duyabilir. Manevi cihazlar için de –eğer keyfiyet farkından bahsedersek– hakikati daha iyi anlayabilmek için bütün cihazlarını kullanıyor olması lazım. Cihazlar tek başlarına kullanıldığı zaman hakikatin anlaşılmasında eksik kalacaktır.

Abdülhamid: Mustafa abi “aklın iki mürebbisi vardır: vahiy ve felsefe” sözünüz ilgimi çekti. Acayiptir mesela bugün “Her şey Kur’an’da var başka bir şeye gerek yok” diyenlerin aklını aslında Kur’an yani vahiy değil felsefe terbiye ediyor. Mucizeler kendi felsefeleriyle müsademe ettiği için toptan reddediyorlar mesela. Aklın vahiyle terbiye olması göründüğü kadar kolay değil anlaşılan. Rabbim bütün latifelerimizi rızası dairesinde terbiye etmeyi nasip etsin. (Bugün bir modernist ile tartışınca bunun kıymetini daha çok anladım.)

Mustafa Said: Bakara suresinin 26. ayetinde –malum– müminane ve münkirane bakışa dikkat çekilir; müminler Hak’tan gelenin hak olduğunun farkındalığıyla düşünürler, münkirler ise sanki meydan okurcasına ayetle/temsille murad olunanın ne olduğunu tenkidane bir yaklaşımla ele alırlar. Birincisinde mahluk/kul gibi ikincisinde ise halık/tanrı gibi bir tavır söz konusu…

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım