Nöbetteki askerden mektup (5): Lisan-ı halin üstünlüğü

Allah peygamberlerine, kendisinin emir ve kanunlarını aynen bildirdiği gibi, terbiyeye muhtaç biz insanlara bildirmesi için vahiy ile hitap eder. Cenab-ı Hak, peygamberlerin sertacı Efendimiz Muhammed Mustafa’ya (asm) şöyle hitap eder Maide suresinde:

(Ey Şanlı Peygamber!) Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et. (Maide, 5/67)

Peygamberin üzerine düşen sadece tebliğdir. (Maide, 5/99)

Yasin suresinde ise;

Açık bir tebliğden ötesi bizim üzerimize vazife değildir. (Yasin, 36/17)

Efendimiz (asm) ise bu mevzuda şöyle buyurur:

Bir insanın imanının kurtulmasına vesile olana Cennet vacip olur.

Allahın senin vasıtanla bir kimseyi hidayete kavuşturması, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır.

Ey İnsanlar! Şüphesiz ki Yüce Allah beni herkese rahmet olarak gönderdi. O halde bana vekaleten tebliğ vazifesini yerine getirin.

Efendimiz’in (asm) kendisine bildirileni bize bildirdiği, yaşam nedenimiz ve yaşam kaynağımız olan nurani hakikatleri bilip bildirmek için söz sarf ederiz bazen. O’nun vazifesini, vekilliğini baş göz üstüne alıp ümmetinin birer ferdi olarak görev telakki ederiz. Çoğu zaman bu vazife üzere iken dilin kuvvetine sığınırız. Tesirli kılmak için de süsledikçe süslemeye çalışırız kelimelerimizi. Bazen sözün kıymetinin öncelikle halimize yansıması gerektiğini unutarak. Çünkü ancak terbiye edilen terbiye edebilir, hakikatine inanırız. Yaşanmalı ki yaşatılabilmeli deriz. Ancak temiz olan bir ayna ışığı net yansıtabilir. Yansıtmada, halimize akseden kadar kuvvetliyiz. Hal dilinin daha etkili, daha tesirli olduğunu şöyle beyan eder Üstad:

Lisan-ı hal lisan-ı kalden üstündür.

Evet, bu düsturu burada, asker ocağında daha yakından tecrübe etmek nasip oldu. Cuma namazlarımızı aklı namazda olan kırk kişi ile Bozkurt İlçe Jandarma Karakolunun yemekhanesinde kıldığımız acemi birliğine müteakip, yemin töreninden hemen sonra Denizli/Honaz İlçe Jandarma Karakoluna geçtik. Bir vakit namazında mescitten çıkarken, bir arkadaşımızın öğrendiğimizin aksine bir bot bağlama stilini gördüm. Etkilendim. Botu abdest almak için çıkarıp giydiğinde rahat sökülüp rahat bağlanıyordu bağcıklar. Öyle zannediyorum ki kendisi söylese bu denli etkilenmez ve askerliğim süresince botlarımı bu şekil bağlamayı adet edinmezdim.

Gündelik sosyal hayatımızda da bu böyle değil midir? Bir talebe mualliminin ne dediğine değil onu nasıl ifade ettiğine, o hakikati yaşayıp yaşamadığına bakar. Alemine yansıma şekli buna bağlıdır. Bir çocuğun ilk muallimi peder ve validesi olur. Onları model alır. Bir cami cemaati elbet imamın dediği hakikatlere değer verir lakin imamın gediksiz duruşudur onun sözlerini tesirli kılan. Kişi uğraş verdiği iş yerinde mesai arkadaşının söylediklerinden ziyade yaptıklarından etkilenir, güzel meziyetlerinden istifade eder.

Resul-i Ekrem Efendimiz’in (asm) kendisine has bir duruşu vardı mesela. Çoğu zaman nur cemaliyle ilk defa müşerref olan kişi hemen imana geliyor, Sahabelik makamına yükseliyordu. Tamam, mübarek lisanıyla söyledikleri o dönemin en iyi şairlerini lal eden pek ala hakikatlerdi lakin bakıldığında Allah’ı hatırlatan hali idi insanların kalbini keşfeden, iman ile ısıtan.

Söylenen şeyin doğru olması elbet makul olandır. Lakin bunu doğru bir biçimde söylemek, yaşantı ile mü’mini bir duruş ile bunu yansıtabilmemizdir asıl olan. Bu bir mükellefiyettir. Müslümanlar olarak biz bununla mükellefiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım