Nur’un hizmetinde fakirliğin iftiharını yaşamak

Nur’un hizmetinde fakirliğin iftiharını yaşamak

Mahiyetimiz acz ve fakrdan yoğurulduğu için aslında dünyevi zenginliklerimiz fakirliğimizi izale etmez, çünkü bir gün her şeyimizi burada bırakıp gideriz.

Saff-ı evvel Nur talebeleri ve ondan sonraki kuşak ağabeylerimiz maddi fakirliğin her türlüsünü yaşamışlardır. Bu imkânsızlıklar içinde ağır Kur’an hizmeti omuzlarına ihsan-ı ilahi olarak konulmuştur. Zaruri geçim ve maişetlerini temin etmek için bağ ve bahçelerinde çalışmak zorundadırlar. Bununla birlikte Risale-i Nurların neşri için de zamana ihtiyaç vardır. Aile içinde vazife taksimi yapılır. Çok fedakâr, şefkat kahramanı hanımefendiler beylerinin tarla işlerini de üslenirler. Yeter ki iman hizmeti geri kalmasın…

Risale-i Nurları matbaalarda basmak için ihtiyaç oldukça, teker teker tarlalarını satan Tahiri Mutlu gibi fedakârlar da vardır Nur talebelerinin arasında. Gün gelir hürriyet rüzgârı esmeye başlar ve Kur’an hattının serbestiyetini medreselerin açılmasına bir işaret olarak görür Bediüzzaman Said Nursi. “Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşaallah Nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor.” Hakikatine binaen herkesin bulunduğu yerde birer medrese-i Nuriye açmasını ister talebelerinden. Bu olmadığı takdirde, en azından evlerini bir Nur mektebine çevirmenin sırrını verir:

Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar.

Aslında bakarsanız hayatı sürgün ve hapishanelerde geçer Bediüzzaman’ın. Özel ders verdiği herhangi bir medresesi de yoktur. İlk sürgün yeri olan Barla’daki ikemetgâhını ilk Nur medresesi olarak tavsif eder ve hiçbir zaman boş bırakılmamasını ister. Risaleler etraf köylere yayıldıkça Nur dairesi daha da genişler. Isparta bir medrese, Barla bir kürsü olur. Zaman gelir Risale-i Nur Anadolu’ya, âlem-i İslam’a ve dünyaya yayılır. Risale-i Nur Talebeleri için yeryüzü bir medrese hükmüne geçer. Risale-i Nur’u tanıyan her Nur talebesi, adeta potansiyel yeni bir ders halkasının çekirdeği olur. Anadolu da Nur dershaneleri açılırken yaşanan yokluk içindeki sıkıntıların lezzetini, o günleri yaşayan ağabeylerin hatıralarından bir nebze hissedebiliriz.

Rahmetli Fikret Özdemir ağabey, o günlerin bir cihetini şöyle dile getirir. Muhtaç olan birisine kitap verdiği için zulmen atıldığı hapishaneden tahliye olan Nur talebelerini ziyarete gider. Onların ayağındaki lastik ayakkabı ve köylü kıyafetini görünce şaşırır. Ahirzamanda Mehdinin talebeleri böyle yoksul bir halde mi olacak, diye içinden geçirir. Hayalindeki Mehdi’ye dair şaşaalı bir saltanat tasavvuru vardır. Hâlbuki Asr-ı Saadete bakıldığında yokluk ve fakirlik içinde bir saadet yaşandığına şahit olunur. Değişim maddi refah olmamalıdır. Belki küfürden imana, zulmetten nura, cehaletten ilme, şirkten şükre geçiştir, gerçek saadet. Nur Talebeleri de hayatının başlangıcı sayar Risale-i Nurları tanıdığı günü. Kendilerine yaşı sorulduğunda eski günlerini nazara almazlar. Üç yaşındayım diye cevaplar duyulur. Çünkü gaflette geçen günler yaşanmış sayılmayacak kadar değersizdir. Her halde böyle bir dönüşün adı olsa gerektir, Risale-i Nur’a talebe olmak. Onun için geçmişte fakirliğin lezzetini yaşamıştır Nur talebeleri. Onlar için şartlar önemli değildir. Onlar bir çorba ile kuru ekmeğe kanaat etmişlerdir. Bazen sadece kuru ekmeği ıslatarak yemek zorunda kalmışlardır. Ama o hâl onları etkilememiş, davaları adına her türlü feragati göze almışlardır. Nur talebesi, kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmenin lezzetini yaşar. Yeter ki hizmet aksamasın, imana muhtaç olanlara Risale-i Nurlar ulaştırılsın.

Halil Yürür Ağabeyden yıllar önce bir hatıra dinlemiştim. 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrası, güya Milli Birlik Komitesi yönetime el koyar. Sanki Süfyan komitesini temsil etmektedir. Sık sık bildiriler neşretmeye başlar, emirler yağdırılır. Nur talebeleri de Anadolu’da irtibatın temini ve kuvve-i maneviyenin güçlendirilmesi için lahika mektupları hazırlayıp, teksir ederek dağıtırlar. Bu hizmeti yapanların gelirleri yoktur. Kut-u layemut ile geçinirler. Onu da bulamadıkları günler yaşanır. Teksir makinesinin başında açlık dayanılmaz hâle gelir de Zübeyir Gündüzalp ağabeye müracaat ederler. Zübeyir ağabey çareler düşünmekle birlikte hizmetin önemine dair şöyle bir ders verir: “Kardeşim ben de üç gündür bir şey yemedim. Git vazifenin başına teksir makinesini çalıştırırken açlıktan ölsen de bir nevi şehid olursun.

Nur talebesi için asıl önemli olan dershaneyi açık tutmaktır. Derslere katılım bazen şevke medar olsa da o ikinci derecede belki önemlidir. Risale-i Nurları dinleyenler sadece oraya gelenler değildir. Risale-i Nurlar ihlas ile okunursa mele-i âlânın sakinleri de dinler. Önemli olan nurlu kelimeleri ihlas ile okumaktır. İhlas ile yapılan Nur derslerinin sayılamayacak kadar dinleyicileri vardır. Nur talebesinin önüne engellerin çıkması, onu yeis ve ümitsizliğe atmaz, belki gayretini arttırır. Çoğu zaman kendi istidadı ile değil, inayet-i ilahiyenin yardımıyla engellerin aşıldığına şahid olur. Ve Rabbine şükreder. Rabbine karşı fakirliği ile iftihar etmesi gereğine inanır. Çünkü fakirliğini anlama derecesine göre açılır nihayetsiz gına kapıları…

Fakrım fahrimdir” diyen Peygamber Efendimiz (ASM) gibi fakirliğimizle iftihar edebilmeyi Rabbimiz bizlere nasip eylesin…

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.