Para, değer ve dönüşüm

Para çok eski zamanlardan beri alım gücü olarak kullanılmaktadır. Kıymetli maden olarak yola çıkan paranın; şimdiki alım gücü kendisi ile değil, aracı olduğu devlet veyahut gücün kuvveti ile bağlantılıdır. Kriz ortamlarından kurtulmanın yolu, iktisat ilmini ve paranın özelliklerini bilmeyenler için para basarak çıkış yolu aramaktır çoğu zaman.

Halbuki para zaten piyasada hemen bulunabilir bir meta haline geldiği için değeri düşmüştür. Dolayısıyla aslolan paranın sayısını çoğaltmaktan ziyade değerinin, yani keyfiyetinin arttırılmasıdır. Bu karmaşık meseleyi erbabına bırakarak bu konuda malumat arzu edenleri bir bilene havale ediyoruz.

Değer, kalite, sayı, alımgücü vs. kavramları mesleğimiz olan iman hakikatleri veçhesinde ne ifade ettiğini biraz düşünmek için, bu girizgahı yapmak mecburiyetinde hissettim.

Çeşitli zaman dilimlerinde olduğu gibi hak ve hakikat mesleğinde olanların aslında bir kriz döneminde olduğunu düşünüyorum. Gıybet, israf, ihtilaf, bananecilik, yeis, ucb, gurur, terk-i ibadet vs. tutum ve davranışların ziyadeleşmesi bu kriz ortamını tetiklediğini dikkatli nazarlara sunmak istedim. Rahmetin bu gibi durum ve fiillerin revacında yavaş yavaş çekildiğini hepimiz biliyoruz.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkarane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumi maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakiki bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
Lem’alar, s. 269.

O fabrika bütün bütün dağıtılma tehlikesi ile karşı karşıya kalır mı?

Bu krizde onu pek ön göremiyorum, hem hakikat incelse de kopmayacağına inananlardanım. Yalnız değer itibari ile kriz ortamlarında para ile aynı kaderi paylaşan, haktan ziyade hakikat müntesipleri olduğunu hal-i alem bize gösteriyor. Altın kıymetinde olan müntesipleri bir yana koyarak kağıt düzleminde kendimin de içinde bulunduğu ve vakıalara karşı değer kaybetme hassasiyetinde olanlara kalite arttırma çalışmalarının, sayısının çoğaltılmasından daha elzem ve ehemmiyetli olduğunu düşünüyorum.

Her türlü hizmetin afişe edildiği, afaki meselelerinde hakikat mesleğine ait olduğunu, değil düşünerek aslında inanarak paylaşılması vs. sayabileceğimiz vartalar da işin cabası.

Dikkate değer bir not: Kimse kendini altın değerinde bir müntesip görmesin. Görenler varsa bu satırları dikkatle okumasında katiyyet derecesinde bir lüzumu var.

İşte şu zamanın insanları hırs ve tama’ yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkar bir biçareyi salih veya veli tasavvur ederek sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer -hâşâ- ben kendimi salih bilsem, o alamet-i gururdur. Salahatin ademine delildir. Eğer kendimi salih bilmezsem o malı kabul etmek caiz değildir. Hem ahirete müteveccih a’mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak ahiretin baki meyvelerini dünyada fani bir surette yemek demektir.

Mektubat, s. 37.

Ne hikmetse değer kazandırmanın ve keyfiyeti ziyadeleştirmenin önem arz ettiği bu meslekte birileri “sayı, sayı, sayı…” demekte ısrar ediyor.

Zor bir zaman diliminin içerisindeyiz. Biliyoruz…

O yüzdendir Sahabeler ahirzamandan “ecirna… ecirna…” diye muhafaza istiyor ve o yüzdendir ki hakikat müntesipleri sabah namazlarının akabinde külli bir dille yalvarıyor Rabb’ine: “Ecirna… ecirna… ecirna…”

Kalite kazanmak, başkasının tabanını hırsızlamaktan veyahut nefsi, gururu, benliği, enaniyeti vs. zararlı duyguları körüklemekten ziyade Asrın Bedi’isinin prensiplerine sıkı sıkıya bağlanmaktan geçtiğini herkes adı gibi bilmek mecburiyetindedir. Kezalik hak hileden müstağnidir. Hedefe ulaşmak umumi cereyanların kuvveti ile değil, Rabb’ine iltica ile olacağını idrak edemediğimiz takdirde, hedef olarak konulan zirveye ulaştığımızda bambaşka metod ve uygulamalar icra edilmişse eğer, başkalaştırıldığımız ve dönüştürüldüğümüzden emin olmalıyız.

Bu meseleyi daha iyi idrak edebilmemiz için kıymetli mütefekkir Ali Ulvi Kurucu’nun Bediüzzaman hakkında kağıda döktüğü şu satırları daha bir dikkatli okumalıyız.

Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek mi’yar, davasını ilana başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır.

Tarihçe-i Hayat, s. 19.

Sonuç olarak, manevi bir krizin farkına varan Bediüzzaman’ın “bu zamanda iki dehşetli hal var” diyerek kalite ve değer arttırma yoluna gittiğini Risale-i Nur’un satır aralarından fark ediyoruz.

Belki kriz ortamları her zaman devam etmektedir, zira imtihan hiç hız kesmeden devam ediyor. “Derman isteyene dert yeter.” sözü bu mihenkte de değerlendirilebilir. Dinsizlik cereyanının suret değiştirerek saldırdığını düşünerek her zaman müteyakkız ve dikkatli olmamız gerektiğini bir kez hatırlatmamız gerekiyor. Kontrolsüz sayı çoğunluğunun, yüzeysel makyajın vs. çözüm yollarının faydadan ziyade zaman denilen ipin biraz ötesinde zarar verdiğini görme ferasetinde olmak duasıyla…

Latest posts by Ersin Acar (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım